Uhud Muharebesi nasıl gerçekleşmiştir?

(Hicret’in 3. senesi 7 Şevvâl / Milâdî 625)

Ku­reyş müşrikleri, Bedir’de uğradıkları hezimetin acısını bir türlü unutmak istemiyorlardı, daha doğrusu unutamıyorlardı. İleri gelenlerinden birçoğunu bu savaşta kaybetmişlerdi. Bir avuç Müs­lü­mandan yedikleri ağır darbeyle iz­zet-i nefisleri kırılmıştı. Civar kabileler nezdindeki prestijleri de haliyle sarsıl­mıştı.

Ayrıca sahilden giden Şam ticaret yollarının Resûl-i Ekrem tarafından de­vamlı kontrol altında tutulması da ticarî hayatlarına oldukça ağır darbe vuru­yor, onların askerî ve iktisadî mukavemetlerini kırıyordu. Ku­reyş müşrikleri bu se­fer Irak yoluyla Şam’a ticaret kervanlarını gön­dermeye başlamışlardı; ama bu­rası da Pey­gam­be­ri­miz tarafından kısa zamanda haber alınmış, gön­der­di­ği se­riy­ye ile bu yoldan giden ticaret kervanları kıstırılarak, mal­la­rına el ko­nulmuştu.

Haliyle, bu durumlar, zaten Bedir hezimetinin acısıyla yanıp tutuşan Ku­reyş müşriklerinin Müslümanlara karşı kin ve husumetlerini artırıyor, intikam alma duygularını harekete getiriyordu. İlk fırsatta bu intikam hislerini tatmin için adeta can atıyorlardı. Bedir’den sonra giriştikleri bir iki küçük baskın ha­reketi, onların bu kinlerini dindirme yerine, bozguna uğrayan kendileri olduğu için, daha da kabartmıştı.
Ku­reyş İleri Gelenlerinin Teklifi

Daha önce, Ebû Süfyan idaresinde Şam’a gönderilmiş olan büyük ticaret kervanı, Resûl-i Ekrem’in kumandasındaki Müslüman kuvvetlerin eline düş­mekten kıl payı kurtulup Mekke’ye zor gelebilmişti. Hemen arkasından Bedir Harbi’nin patlak vermesi, kervandaki malların taksimini geciktirmişti. Mallar olduğu gibi “Dâ­ru’n-Nedve”de muhafaza edilmekteydi.[1]

Bu sırada, bilhassa Bedir Savaşı’nda yakınlarını kaybetmiş olanlar ve bunla­rın da içinden Cübeyr b. Mut’im, Safvan b. Ümeyye, İkrime b. Ebû Cehil gibi Ku­reyş’in ileri gelenleri sayılabilecek kimseler, Ebû Süfyan’a şu teklifte bulun­dular:

“Muhammed, büyüklerimizi öldürerek bizi perişan etti. Onlardan intikam alma zamanı artık gelmiştir. Kervandaki malların ser­ma­yesini sahiplerine ve­relim, kârıyla da Müslümanlara karşı harp hazırlığı yapalım!”[2]

Teklif oy birliğiyle kabul edildi.

Mallar satılarak altına dönüştürüldü: Toplam yüz bin altın... Hisse sahiple­rine sermayeleri olan elli bin altın verildi. Kârıyla da süratle harp hazırlığına başlandı.[3]

Bedir’den gözü korkan Mekkeli müşrikler, bu sefer büyük bir ordu hazır­lamak kararında idiler. Sadece mahallî gönüllü askerler, hatta devamlı mütte­fikleri bulunan Ahabiş[4]kabilesi askerleriyle de iktifa etmiyorlardı. Arabistan Ya­rımadası’ndaki diğer kabileleri de yanlarına almak istiyorlardı. Bunun için hususî bir heyeti görevlendirdiler ve o kabileleri kandırmak için de özel bir fon ayırdılar. Bu fonla diğer kabilelerden paralı askerler kiralayacaklardı.

Kendileri Mekke’de süratle harp hazırlıklarını sürdürürken, görevlendir­dikleri, içlerinde birçok ünlü kişinin, şâirin, hatibin de bulunduğu propaganda heyeti ise, bütün Arabistan Yarımadası’nı karış karış dolaşıyor, anlaşabilecek­lerini tahmin ettikleri kabilelere, girişecekleri hareketin mahiyetini anlatarak, halkı Pey­gam­be­ri­mize karşı ayak­landırmaya var güçleriyle uğraşıyorlardı. Bir şâirin tek bir sözü, bir hatibin tek bir hitabesi için kabilelerin ica­bında birbirle­rine girdiklerini, kanlar akıttıklarını kaydedersek, şâir ve hatib­le­rin bu harekete katılmaya teşvikte ne derece müessir oldukları ken­di­liğinden anlaşılmış olur.
Müşrik Ordusu Hazır

Civar kabilelerden gelenlerin ve parayla kiralanan askerlerin de katılma­sıyla şirk ordusu tam üç bin kişiyi buldu. Yedi yüz zırhlı, iki yüz atlı ve üç bin de deve vardı.[5]

Askere moral vermek, onları harbe teşvik etmek, heyecanlarını devamlı diri tutmak için orduya kadınlar da katıldı. Türkü söyleyecek, def çalacak ve as­kerlerin moral gücünü takviye edeceklerdi!

Komutan, Ebû Süfyan Sahr b. Harp idi. Kadınlar kolu da Ebû Süfyan’ın ka­rısı ve Bedir’de babasını kaybeden Hind’in kontrolü altında bulunuyordu. Gönlü kin dolu bu kadın, Bedir’de öldürülen yakınlarının intikamını alacakla­rına dair kadınlara yemin bile ettirdi.

Ku­reyş ordusunun üç sancağı vardı. Birini Süfyan b. Uveyf, birini Talha b. Ebî Talha, üçüncüsünü de Ahâbiş kabilesinden biri ta­şı­yordu.

Ku­reyş, hazırlıklarını böylece tamamlamış ve yirmi gün sürecek uzun bir sefere Mekke’den hareketle çıkmış bulunuyordu.
Medine’ye Gelen Haber

Medine’ye, Peygamber Efendimize bir haber geldi. Haberi getirmek üzere görevlendirilen adam, mektubu Resûl-i Ekrem’e heyecan ve telâş içinde uzattı. Açılan mek­tupta, Ku­reyş müşriklerinin hazırlıklarını ta­mam­la­dıkları ve Me­dine üzerine yürümek için yola çıktıkları yazılıydı.

Mektubun altındaki imza, Pey­gam­be­ri­mizin amcası Hz. Abbas’a âitti. Re­sûl-i Ekrem’in emriyle, hem oradaki Müslümanlara yardımcı olmak, hem de olup bitenlerden kendilerini haberdar etmek maksadıyla Mekke’de oturmaya devam ediyordu. Hatta bir ara Medine’ye gelmek arzusunu izhar edince, Re­sûl-i Ekrem, “Sen bulun­duğun yerde daha güzel cihat etmektesin. Senin Mek­ke’de oturman daha hayırlıdır”[6]buyurmuştu.

Peygamber Efendimiz, ilk anda mektubun muhte­viyatını gizli tuttu ve bir­kaç kişiden başkasına bildirmedi. Fakat “Kötü haber ça­buk yayılır” hesabı, Ku­reyş’in Medine üzerine yürüdüğü haberi çarçabuk etrafa yayıldı.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, önce Ku­reyş ordusunun durumunu gözetleyip tahkik etmek maksadıyla birkaç sahabe­yi Mekke’ye doğru gönderdi. Mücahit­ler, yolda Ku­reyş ordusunu gördüler ve durumunu öğrendikten sonra Me­di­ne’ye gelip durumu Peygamber Efendimize haber ver­di­ler.

Mücahitlerin getirdiği haber, Hz. Abbas’ın mektupta yazdıklarına aynen uyu­yordu.
Ku­reyş Ordusu Uhud’da

Mekke’den ayrılıp süratle yol alan Ku­reyş ordusu, Şev­vâl ayının başlarında bir Çarşamba günü gelip Uhud dağı­nın yakınında bulunan Ayneyn tepesi ya­nında karargâ­hı­nı kurdu.
Pey­gam­be­ri­mizin Rüyası

Bu sırada Resûl-i Ekrem Efendimiz, gördüğü bir rüyayı ashabına anlattı: “Ben kendimi sağlam bir zırh içinde gördüm. Kılıcım Zülfikâr’ın ağzında ise, bir gediğin açıldığını gördüm. Boğazlanmış bir sığır, arkasından da bir koç gör­düm.”

Ashab-ı kiram, “Bunu ne şekilde tâbir ediyorsun yâ Re­sû­lal­lah!” diye sor­dular.

Hz. Resûsullah’ın cevabı şu oldu:

“Sağlam zırh giymek Medine’ye, Medine’de kalmaya işarettir. Kılıcımın ağ­zında bir gediğin açılmasını görmüş ol­mam, bir zarara uğramayacağıma işa­rettir. Boğazlanmış sı­ğır, ashabımdan bir kısmının şehit edileceğine işarettir. Onun arkasından bir koçun getirilmesine gelince... O, askerî bir birliğe işarettir ki inşallah Allah onları öldürecektir!”[7]

Bir başka rivayete göre, Peygamber Efendimiz rüyasını, “Rüyamda kılıcı yere çarptım; ağzı kırıldı. Bu, Uhud günü mü’min­lerden bazılarının şehit dü­şeceklerine işarettir. Kılıcı tekrar yere çarp­tım; eski, düzgün haline döndü. Bu da, Allah’tan bir fetih geleceğine, mü’minlerin toplanacağı­na işarettir”[8]şek­linde anlatıp yorum­lamıştır.

Peygamber Efendimizin bir Cuma gecesi gördüğü bu rüya, ashap­la harp hususunda yapacakları istişareye de tesir edecektir.
Ashapla İstişâre

Resûl-i Ekrem Efendimiz, ensar ve muhacirlerin ileri gelenleri­ni bir araya topladı ve kendileriyle bu hususta istişarede bulundu.

Pey­gam­be­ri­mizin kanâati, gördüğü rüyanın da ilhamıyla, Medine’yi bizzat içeriden müdafaa etmekti. Buna rağmen Müslümanların da görüşlerine başvu­rup onların da kanaatlerini öğrenmek istiyordu.

Ashabın ileri gelenlerinin birçoğu da, Peygamber Efendimizin bu kanaatine iştirak etti. O âna kadar hiçbir toplantıya çağrılmayan münafıkların reisi Ab­dullah b. Übey de bu istişareye çağrılmıştı. O da Medine’de kalma fikrindeydi.

Ancak Bedir Gazâsı’nda bulunmayan kahraman ve genç sahabe­ler, Bedir’de bu­lunan gâzilerin nâil olduğu ecr ve sevabı, Bedir şehitlerinin ulaştığı yüksek de­receleri Resûl-i Ekrem Efendimiz­den işitmekle, o harpte bulunmadıkların­dan dolayı son derece üzül­müş­lerdi. Bu sebeple, düşmanı Medine dışında kar­şı­lama arzu­su­nu taşıyor ve bu arzularında şiddetle ısrar ederek şöyle diyor­lar­dı:

“Yâ Re­sû­lal­lah! Vallahi, onların Câhiliyye devrinde bile Medine’ye, üzeri­mize yürümelerine meydan ve imkân verilmemiştir. İslamiyet devrinde onla­rın Medine’ye, üzerimize yürümelerine nasıl müsaade buyrulur? Yâ Re­sû­lal­lah! Biz, Allah’tan bu günü isterdik. Bizleri dışarı çıkar. Düş­manlarımızla gö­ğüs göğüse cenk edelim!”[9]

Bir kısmı ise şöyle diyordu:

“Yâ Re­sû­lal­lah! Eğer onları dışarıda karşılamazsak, düş­man bu durumu korkaklığımıza ve zaafımıza hamlederek şımarır!”

Bu arzuyu taşıyanlara, cesur ve bahadır bir zât olan Hz. Hamza, Sa’d b. Üba­de, Nu’man b. Mâlik gibi hatırı sayılır, ashabın ileri gelenleri de katıldı. Kah­raman Hz. Hamza, “Yâ Re­sû­lal­lah! Sana kitabı indiren Allah’a yemin ede­rim ki bu kılıcımla Medine dışında Ku­reyş müşrikleriyle çarpışmadıkça yemek ye­meyeceğim!” diyerek, çıkıp düşman üzerine hücum etme arzu ve görüşünü izhar etti.
Hz. Hayseme’nin Konuşması

Hz. Hayseme, Bedir Muharebesi’ne katılmak için oğlu Sa’d ile kur’a çek­miş­ti. Kur’a, Hz. Sa’d’a çıkmıştı. Bedir Harbi’ne katılan Sa’d ise, arzuladığı şe­hâ­det mertebesine ulaşmıştı. İşte, şehit babası Hz. Hayseme de şöyle konu­şu­yor­du:

“Yâ Re­sû­lal­lah! Ku­reyşliler, çöl Araplarından ve müttefikleri olan Ahâ­biş’ten asker topladılar. Develerine ve atlarına binip gelerek meydanları­mıza in­diler. Bizi, evlerimizde ve kalelerimizde kuşatacaklar, sonra da dönüp gide­cek­lerdir. Aleyhimizde bir sürü söz söy­leceklerdir. Bu, onların cesaretle­rini ar­tı­racaktır. Görüp de karşılaşmazsak ve yurdumuzun ortasından onları kovma­yacak olursak, çevremizdeki Araplar da bize göz dikeceklerdir!

“Allah Teâlâ’nın bizi, Ku­reyş müşriklerine karşı galip getireceği ümit edilir. Eğer ikincisi olursa —ki şehitliktir— Bedir, beni ondan mahrum kıldı. Hâlbuki, ben onu öylesine özlemiştim ki! Benim Bedir Muharebesi’ne çıkmayı arzuladı­ğımı duyan oğlum, benimle kur’­a çekmişti. Kur’a ona çıktı. Sonunda şehitlik mertebesine o ulaş­tı. Hâlbuki, ben şehit olmayı ne kadar arzu ediyorum! Dün gece oğlumu güzel bir surette gördüm: Cennet meyveleri ve ırmakları arasında do­laşıyor ve bana, ‘Cennette arkadaşlığa katıl! Ben, Rabbimin bana vad­ettiği ger­çeği buldum!’ diyordu. Vallahi, yâ Re­sû­lal­lah! Sabah gözlerimi açınca, oğ­lu­ma cennette arkadaş olmayı candan özlemeye başladım. Yaşım, fazlasıyla iler­ledi. Artık Rab­bime kavuşmayı özlemekteyim. Yâ Re­sû­lal­lah! Beni şehit­lik­le, cennette oğ­lum Sa’d’ın arkadaşlığıyla nasiplendirmesi için Allah’a dua et!”

Resûl-i Kibriya Efendimiz, Hz. Hayseme’nin bu arzusunu yerine getirdi. Ken­disi için dua etti.[10]

Ebû Said el-Hudrî’nin babası Mâlik b. Sinan ise, “Yâ Re­sû­lal­lah! İki şeyden biri bizimdir: Ya Allah, bizi onlara galip ve muzaffer kılar —ki istediğimiz bu­dur— ya da Allah, bize şehitlik nasip eder! Vallahi yâ Re­sû­lal­lah! Bence bu iki­sinden hangisi olursa olsun, onda hayır vardır!” dedi.

Yine kahraman bir sahabe olan Nu’man b. Mâlik ise, “Yâ Re­sû­lal­lah! Ben şehâdet ederim ki rüyada boğazladığını gördüğün sığırın temsil ettiği asha­bın­dan birisi de benim! Bizi cennetten mah­rum etme! Kendisinden başka ilâh bu­lunmayan Allah’a yemin ede­rim ki ben cennete girsem gerektir!” diye ko­nuştu.

Resûl-i Kibriya Efendimiz, “Ne ile?” diye sordu.

Hz. Numan, “Çünkü” dedi. “Ben, Allah’tan başka ilâh bu­lun­madığına, se­nin de Allah’ın Resûlü olduğuna şe­hâdet eder, Allah’ı ve Resûlünü severim. Düşmanla karşı­laş­tığım gün de yüz çevirip kaç­mam!”

Peygamber Efendimiz, “Doğrusun ve gerçeği söyledin” buyurdu.[11]
Karar

Resûl-i Kibriya Efendimiz, ekseriyetin düşmanı Medine dışında karşılamak arzu ve görüşünde olduğunu anlayınca, şehirden çıkıp muharebeyi açık ara­zide yapmayı kabul etmeye karar verdi. Ashabına hitaben de şöyle buyurdu:

“Sabır ve sebat ederseniz bu kere dahi Cenab-ı Hak size yardımını ihsan eder. Bize düşen, azm ve gayret göstermektir!”
Kesin Karardan Sonra

Günlerden Cuma idi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Cuma namazını kıldırdıktan sonra, Müslüman­la­ra cihadın faziletinden, cihada nasıl hazırlanılacağından bahsetti ve “Cihatta ge­­ri durmak, ge­cikmek âcizliktir. Sabır ve sebat gösterildiği zaman Allah’ın yar­­dımı gelir. Sabır ve sebat ediniz! Sabır ve sebat ettiğiniz takdirde, Allah’ın yar­­dımı sizinledir” buyurdu.[12]

Resûl-i Ekrem Efendimiz, vakti giren ikindi namazını da cemaate kıldır­dıktan sonra, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’le birlikte hâne-i saadetine girdi. Bu iki sahabe, Efen­dimizin hazırlanmasına yardımcı olacaklardı.

Resûl-i Ekrem, içeride zırhını giymek, kılıcını kuşanmak­la meşgulken, dışa­rıda toplanmış bulunan Müslümanları, Sa’d b. Muaz ile Üseyd b. Hudayr, “Medine’den çıkmak istemediği halde, siz, çıkmaları için Re­sû­lul­lah’a ısrar edip durdunuz. Hâlbuki, ona emir gökten iner. Siz bu işi ona bırakınız, onun istediğini yapınız!” diyerek ikaz et­tiler.

Bu sözler, Medine dışında düşmanı karşılamak fikrinde olanları bir derece de olsa yumuşattı; hatta pişmanlık bile duyar oldular. Resûl-i Ekrem’in zırhını giyinmiş, kılıcını kuşanmış halde evinden çıktığını görünce, “Yâ Re­sû­lal­lah! Senin hoşlanmadığın şeyi biz istemeyiz. Eğer Medine’de kalmak istiyorsan ka­lalım! Sana aykırı hareket edemeyiz!” diye konuştular.

Hz. Re­sû­lul­lah’ın cevabı şu oldu:

“Bir peygambere, zırhını giydikten sonra, düşmanla çarpışmadan ve Allah, onunla düşmanları arasında hükmünü vermeden zırhını sırtından çıkarmak yakışmaz.”[13]

Arkasından da şöyle buyurdu:

“Süratle, size emrettiğim şeyleri yapmaya bakınız. Allah’ın ismini anarak gidiniz. Sabır ve sebat gösterdiğiniz müddetçe, Allah size yardım edecektir.”[14]
İslam Ordusu

Hazırlanan Müslümanlar bin kişi civarında idi.[15]Sayıca Ku­reyş ordusunun üçte biri kadar... İçlerinde sadece yüz zırhlı vardı.[16]

Orduda üç sancak bulunuyordu. Mus’ab b. Umeyr, muhacirlerin; Üsseyid b. Hudayr, Evslilerin; Hubâb b. Mün­zir ise, Haz­reç­li­le­rin sancağını taşıyordu.

İslam ordusu, harekete hazırlanmıştı.

Peygamber Efendimiz, atına binmiş, yayını omuzuna as­mış ve mızrağını eline almıştı. Medine’de yerine, Abdullah b. Ümmî Mek­tum’­u bırakmıştı. Zırh­lı iki sahabe, Sa’d b. Muaz ile Sa’d b. Ubâde önünde, mücahitler ise sağ ve so­lunda yer alıyorlardı.
Cenneti Arzulayan Sahabe

İslam ordusunun Uhud’a doğru hare­ket edeceği sıra­daydı.

Topal bir zât olan Amr b. Cemûh da, se­fere katılmak için gönlünde şiddetli bir arzu duydu. Her za­man Peygam­ber Efendimizle birlikte savaşa çıkan dört oğlu vardı. On­la­rı çağırdı ve “Beni de sefere çıkarınız!” dedi.

Oğulları, “Re­sû­lul­lah, senin sefere çıkmamana müsaade etti. Yü­ce Allah da seni mâzeretli say­mıştır” diye konuştular.

Gönlü Allah ve Re­sû­lul­lah muhabbetiyle yanıp tutuşan Amr, oğullarının bu sözlerine aldırış etmedi ve “Yazıklar olsun size! Siz, beni Bedir Seferi’nde cen­neti kazanmaktan alıkoymuştunuz. Uhud Seferi’nde de mi alıkoyacaksınız? Herkes cennete giderken, ben evde oturup kalamam!” dedi; sonra da, doğruca Peygamber Efendimizin hu­zuruna vardı. “Yâ Re­sû­lal­lah! Bu oğullarım, şunu bunu bahane ederek beni sefere çıkmaktan alıkoymak istiyorlar! Vallahi, ben, seninle beraber sefere çıkmayı ve cennette şu aksak halimle do­laşmayı arzu ediyorum!” dedi ve sordu: “Yâ Re­sû­lal­lah! Sen, benim Allah yolunda çarpış­mamı ve şehit düşüp şu aksak ayaklarımla cennette gezip yürümemi uygun görmez misin?”

Uhud Dağı

Uhud Dağı

Resûl-i Kibriya Efendimiz, “Evet, uygun görürüm!” dedik­ten sonra ilave et­ti: “Ama Allah, seni mâzeretli saymıştır. Sen cihat­la mükellef değilsin!” Son­ra, bu sahabe­nin oğullarına, “Siz, onu sefer­den alıkoymaya mecbur de­ğil­siniz. Onu serbest bırakınız. Umulur ki Allah, ona şehitlik nasip eder”[17]bu­yurdu.

Bunun üzerine Amr b. Cemûh, derhal silahlandı ve kıbleye dönerek, “Al­lahım, bana şehitlik nasip et!” diye dua etti.[18]
Yahudi Yardımının Reddedilmesi

İslam ordusu, Seniyye tepesine gelmişti. O sırada Peygamber Efendimiz, dönüp arkasına baktı. Okçulardan mürekkep kalabalık bir askerî birlik gördü. “Kimdir bunlar?” diye sordu.

Mücahitler, “Abdullah b. Übey’in, Yahudi müttefiklerinden altı yüz kişilik bir topluluk” cevabını verdiler.

Resûl-i Ekrem, “Onlar Müslüman olmuşlar mı?” diye sor­du.

“Hayır, yâ Re­sû­lal­lah...” denilince, Efendimiz, “Gidip onlara söyleyiniz: Ge­ri dönsünler. Onların yardımına ihtiyacımız yok!” diye emretti.[19]
Pey­gam­be­ri­mizin Orduyu Teftişi

İslam ordusu, Şeyheyn tepelerine geldiği zaman, Resûl-i Ekrem durup or­dusunu bizzat teftişten geçirdi. Bu sırada on beş kadar küçük yaşta çocuğu da geri çevirdi.

Fakat içlerinde mücahitler safından ayrılmak istemeyen, müşriklere karşı küçük yaşta da olsa savaşmak isteyenler vardı. Bunlardan biri de, Râfi’ b. Ha­dîc idi. Ayağındaki mestlerin ucuna basarak Resûl-i Ekrem’e uzun görün­mek isti­yor­du. Sonradan bir sahabe­nin, “Yâ Re­sû­lal­lah, Rafi iyi ok atar” deme­si ve or­du­dan ayrılmasını iste­me­mesi üzerine, Peygamber Efendimiz onu da orduya aldı.

Arkadaşı Rafi’in orduya alındığını gören bir başka küçük sahabe Semüre b. Cündüb, babasına, “Babacığım, Re­sû­lul­lah Rafi’e müsaade etti, beni ise geri çe­virdi. Hâlbuki ben güreşte onu yenebilirim!” dedi.

Baba Mürey b. Sinan, teklifi Resûl-i Ekrem’e iletti. Peygamber Efendimiz, güreşmelerini istedi. Güreşte Semü­re’nin Rafi’i yıktığını görünce, onun da or­duya katılma­sına izin verdi. Henüz on beş yaşlarında bulunan bu gencecik sa­habeler, işte böylesine büyük bir şevkle mücahitler sa­fın­da müşriklere karşı savaşmak istiyorlardı.[20]
Şeyheyn’de Geçen Gece

Peygamber Efendimizin ordusunu teftişi sona erdiği zaman, güneş de o gün­kü vazifesini bitirip guruba doğru kaymıştı. Az sonra Bilâl-i Habeşî, akşam eza­nını okudu. Resûl-i Ekrem, mücahitlere namazı kıldırdı. Aynı şekilde yatsı na­mazı da eda edildi. Peygamber Efendimiz, geceyi burada geçirecekti. Mu­ha­mmed b. Mesleme kumandasındaki elli kişilik bir devriye birliğini de, or­duyu muhafaza altında bulundurmak ve etrafı kontrol etmekle vazifelendirdi.
Bir Sahabenin, Pey­gam­be­ri­mizi Gece Beklemesi

Resûl-i Ekrem Efendimiz, mücahitlere yatsı namazını kıldırdıktan sonra, “Bu gece bizi kim bekleyecek?” diye sordu.

Mücahitler arasından bir ses geldi: “Ben, yâ Re­sû­lal­lah!”

Peygamber Efendimiz, “Sen kimsin?” diye sordu.

Aynı sesin sahibi, “Zekvan b. Abdi Kays’ım, ben...” diye cevap verdi.

Resûl-i Ekrem, ona, “Sen otur!” diye emretti:

Aradan az bir zaman geçtikten sonra Peygamber Efendimiz tekrar, “Bu gece bizi kim bekleyecek?” diye sordu.

Yine mücahitler arasından bir ses yükseldi: “Ben, yâ Re­sû­lal­lah!”

Efendimiz, ona, “Sen kimsin?” diye sordu.

Sesin sahibi, “Ben, Ebû Seb’im” diye cevap verdi.

Peygamber Efendimiz, ona da, “Sen otur!” dedi.

Bir müddet bekledikten sonra, Peygamber Efendimiz, sorusunu üçüncü se­fer tekrarladı: “Bu gece bizi kim bekleyecek?”

Yine Müslümanlar arasından bir ses yükseldi: “Ben beklerim yâ Re­sû­lal­lah!”

Efendimiz, ona, “Sen kimsin?” diye sordu.

“Ben, İbni Kays’ım” diye cevap verdi.

Peygamber Efendimiz, ona da, “Sen otur!” dedi.

Aradan bir müddet geçtikten sonra Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Üçünüz de kalkınız” buyurdu.

Yalnız bir kişi ayağa kalktı. Bu, Zekvan b. Abdi Kays’tı.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Diğer arkadaşların nerede?” diye sorunca, Zek­van, “Yâ Re­sû­lal­lah! Üç seferinde de sorunuza cevap veren bendim!” dedi.

Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, ona, “Git, sen bize mu­hâfızlık et! Allah da seni muhafaza etsin!” dedi.

Zekvan, hemen zırhını giyindi, kalkanını aldı; bütün gece Peygamber Efen­dimizin yanında nöbet tuttu.[21]

Bu sahabe, önce kendi ismiyle, sonra oğlunun, sonra da babasının ismiyle kendisini tanıtmıştı!
İslam Ordusu Uhud’da

Sabaha yakın, Peygamber Efendimiz, ordusuyla birlikte Şey­heyn’den ay­rıl­dı ve Uhud’a doğru yürüdü. Artık her iki ordu da birbi­rini fark edebili­yor­du.

Düşman karşıda görünüyordu. Mücahitler cephesinde sabah ezanı göklere dal­ga dalga yayılıyordu. Saf bağlayan Müslümanlar, Hz. Re­sû­lul­lah’ın arka­sın­da silahlarını çıkarmadan düşmanlarının göz­leri önünde namazlarını eda etti­ler.

Bu arada Peygamber Efendimiz, tedbir babında, zırhının üzerine ikinci bir zırh, takyesinin üzerine ise miğfer giydi.[22]
Münafıkların Ordudan Ayrılması

Artık iki ordu karşı karşıya gelmişti. Her biri harp nizamıyla meş­gul olu­yordu.

Bu sırada oraya kadar çekine çekine korku içinde gelmiş bulunan Abdullah b. Übey b. Selûl, ortaya atıldı ve “Muhammed, rey ve görüş sahibi olmayan gençlerin sözünü dinledi, benim sözümü dinlemedi! Ey ahali! Bir türlü anla­yamıyorum; şuracıkta biz ne diye canımızı vereceğiz?”[23]deyip, kavminden ve münafıklardan üç yüz ka­dar askerle geri döndü.

Münafıkların ayrılmasıyla, İslam ordusu yedi yüz kişiden iba­ret kaldı. Ku­reyş ordusunun dörtte biri kadar...

Abdullah b. Übey, münafıklardan bir grupla İslam ordusundan ayrılmakla kalmadı; sâir Müslümanları da tesir altına almaya çalıştı. Onun geri döndü­ğünü gören Hazreç kabilesine mensup Selimeoğulları ile Evs kabilesine men­sup Hariseoğulları da geri dönmeye niyetlendiler. Fakat Allah’ın inayeti yetişti ve onları bu tereddüt­le­rin­den kurtardı.

Kur’an-ı Azîmüşşan’da bu hususla ilgili olarak şöyle buyrulur:

“O zaman içinizden iki birlik zaaf göstermek istemişti. Hâlbuki, onların yar­dımcısı Allah’tı (Allah, rahmetiyle, onlardan bu gevşekliği giderdi). Mü’minler, ancak Allah’a güvenip dayanmalıdır.”[24]
Münafıklarla İlgili İnen Ayet

Münafıkların, harp meydanında İslam ordusundan ayrılıp Medine’ye geri dönmeleri üzerine ise, şu meâldeki ayetler nâzil oldu:

“İki ordu karşılaştığı gün size gelen musibet Allah’ın emriyle geldi. Bu, Al­lah’ın mü’minleri ayırt etmesi, münafık olanları da açığa vurması içindi. On­lara, ‘Geliniz, Allah yolunda muharebe edin ya­hut (hiç olmazsa düşmanın ken­dinize ve ailenize saldırmasını) önleyin’ denildi de, ‘Biz muharebe etmeyi bil­seydik elbette arkanız­dan gelirdik!’ dediler. Onlar, o gün imandan ziyade küf­re yakındılar. Ağızlarıyla, kalplerinde olmayanı söylüyorlardı. Onlar ne gizler­se, Allah çok iyi bilendir!”[25]
Muhayrık’ın İslam Ordusuna Katılışı

Muhayrık, büyük bir Yahudi âlimi idi. Medine’de bol serveti vardı.

Resûl-i Ekrem Efendimizi, mukaddes kitaplardaki sıfatlarıyla ta­nırdı. Fakat kavminden çekindiği ve dininin tesirinden kendisini bir türlü kurtaramadığı için bu sıfatları açıklamı­yordu. Bu durumu Uhud Harbi’ne çıkışa kadar devam etti.[26]

Resûl-i Kibriya Efendimiz, mücahitlerle Uhud Gazâsı’na çıktığı sıradaydı.

O âna kadar bildiğini açıklamayan Muhayrık, “Ey Yahudi cemaati! Vallahi, siz Muhammed’in peygamber olduğunu, ona yardım etmenin, üzerinize düşen bir vazife ve yerine getirmeniz gereken bir hak olduğunu pekâla bilirsiniz!” de­di.

Yahudiler, “Bugün, Cumartesi günüdür! Hiçbir şeyle meşgul olunmaz” di­ye cevap verdiler.

Bunun üzerine Muhayrık, kılıcını ve harçlığını yanına aldı. Akrabasından birisine, “Eğer bugün öldürülürsem, mallarımın hepsi Mu­hammed’indir! O di­lediğini yapmaya serbesttir” diyerek vasiyette bulundu ve gidip İslam ordu­su­na katıldı. Şehit düşünceye kadar da müşriklerle çarpıştı.

Bunun üzerine Resûl-i Kibriya Efendimiz, “Muhayrık, Yahudi ırkın­dan, ha­yırlı bir kişidir” buyurdu.[27]

Muhayrık’ın vasiyeti üzerine, Peygamber Efendimize kalan mülkleri, Bisab, Safiye, Delâl, Hüsna, Avaf, Bürka ve Meşrebe adları­nı taşıyan yedi bahçe ve bostan idi.[28]

Muhayrık’ın mallarını teslim alan Efendimiz, onların hepsini vak­fetti. Me­dine’deki vakıfları umumîyetle Mu­hay­rık’ın mallarından­dı.[29]
İslam Ordusu Karargâhı

Günlerden Cumartesi idi.

Pey­gam­be­ri­miz atından indi, yürüyerek sayıca az, iman ve cesarette büyük ordusunun saflarını bizzat tanzim etti. Sağ ve sol kanadı düzene soktu. İslam or­dusunun arkasında Uhud dağı vardı. Yüzü ise Medine’ye doğru idi.[30]

Resûl-i Kibriya Efendimiz, bu arada, oldukça mühim bir yer olan Ayneyn tepesine elli muharipten teşekkül eden bir okçu müfrezesini vaziyet almak üzere vazifelendirdi.

Başlarına Abdullah b. Cübeyr’i tayin etti. Vazifeleri, Uhud ile Ayneyn tepesi arasındaki geçidi muhafaza etmek, düşma­nın burada İslam ordusunu arkadan sarmasına fırsat vermemekti.[31]

Resûl-i Ekrem, okçulara şu emri verdi:

“Düşmanı yendiğimizi görseniz de, size haber vermedikçe, adam gönder­me­dikçe yerlerinizden asla ayrılmayınız. Düşmanın bizi mağlup ettiğini gör­se­niz de, yine kesinlikle yerinizi terk edip, ‘Yardımlarına koşalım’ demeyi­niz.”[32]

Bu emir ve tâlimatını iki sefer tekrarlayan Peygamber Efendimiz, daha son­ra okçulara, “Kuşların cesetlerimizi kapıştıklarını gör­seniz dahi, ben size adam göndermedikçe asla yerinizden ayrılmayınız”[33]emrini verdi.

Resûl-i Kibriya’nın emri ve tâlimatı böylesine net ve kesindi.
İki Ordu Karşı Karşıya

İki ordu da artık harp nizamına girmiş ve karşılıklı bekli­yor­lar­dı.

İslam ordusunda, Zübeyr b. Avvam zırhlı kuvvetlerin, Hz. Ham­za ise zırh­sız askerlerin başında vazifeliydi.

Müşrik ordusunun sağ ve sol kumandanı Hâlid b. Velid, sol kol kumandanı ise Ebû Cehil’in oğlu İkrime idi. Süvari birliklerinin başında Safvan b. Ümeyye, okçuların başında ise Abdullah b. Ebî Rebîa bulunuyordu.[34]

Müşrik ordusu cephesinde gürültü ve şamatanın bini bir paraydı. Gönülleri intikam hırsıyla dolu kadınlar, türküler, şarkılar söyleyerek ve defler çalarak müşrikleri coşturmaya çalışıyorlardı.

İslam ordusu cephesi ise dualar, tekbirler, âminlerle inli­yordu. Allah’tan yar­dım dileniyor, nusretini ihsan etmesi niyaz ediliyordu. Resûl-i Kibriya Efen­dimiz de, hitabesinde, onları cihada, Allah yolunda savaşa, bu yolda sabır ve sebata, her şeye rağmen gayretle çalışmaya teşvik ve davet ediyordu. Gö­nülleri imanla dolu, gözlerinden cesaret kıvılcımları sıçrayan mücahitler, bir an evvel “hücum” emrini heyecanla bekli­yorlardı. Ya vurulup şehit olarak Allah’­ın huzuruna çıkmak ya da müşrik topluluğunu yerle bir etmek için adeta yer­lerinde duramıyorlardı.

Tek Tek Vuruşma

Taraflar birbirlerine oldukça yaklaşmışlardı.

Bu sırada Ku­reyş ordusunun sancaktarı Talha b. Ebî Talha ortaya atılarak, kendinden emin, mağrurane bir eda ile seslendi:

“Benimle çarpışmaya er meydanına kim çıkar?”

Karşısına “Esedullah” unvanının sahibi Hz. Ali çıktı ve “Varlığım kudret elin­de olan Allah’a yemin ederim ki seni kılıcımla cehenneme göndermedikçe ve­ya kılıcınla cennete girmedikçe seni bırakmayacağım!” diyerek hasmına şid­detli bir kılıç darbesi indirdi. Başını çenesine kadar yarıp ikiye ayırdı. Talha ye­re yıkılınca, Hz. Ali geri döndü. Mücahitler, “Neden onun başını gövdesin­den ayırmadın?” diye sordular.

Hz. Ali, “Yere düşünce, edep yeri bana taraf açıldı. Ondan hemen yüzümü çe­virdim. İyi biliyorum ki Allah, onu yaşatmayacak, öldürecektir” diye cevap ver­di.

Ku­reyş sancaktarının yere serilmesine Peygamber Efendimiz ve mücahitler son derece sevindiler ve bu sevinçlerini tekbirler getirerek izhar ettiler.
Hz. Hamza’nın, İkinci Sancaktarı Yere Sermesi

Talha yere serilince, Ku­reyş müşriklerinin sancağını kardeşi Osman b. Ebî Talha aldı. Ona karşı da Hz. Hamza çıktı ve omu­zun­dan kılıçla vurup kolunu kesti.

Bu sefer sancağı yine Abduddaroğullarından Ebû Sa’d b. Ebî Talha aldı. Re­sûl-i Ekrem Efendimiz, Ebû Sa’d’a karşı da Hz. Ali’yi çıkardı. Çarpışmadan ga­lip çıkan, yine Hz. Ali oldu. Ebû Sa’d, “Esedullah”ın kılıç darbeleri arasında can verdi.

Sa’d öldürülünce Ku­reyş sancağını hemen Müsâfi’ b. Talha b. Ebî Talha eli­ne aldı. Onu da Âsım b. Sâbit Hazretleri okla vurup öldürdü. Ondan sonra Ku­reyş müşriklerinin sancağını Hâris b. Ebî Talha aldı. Âsım b. Sâbit Hazretleri, onu da bir okla yere serdi.[35]

Haris’ten sonra sancağı Kilâb b. Talha aldı. Onu da, Zübeyr b. Avvam (r.a.), bir hamlede yere serdi.

Bu sefer sancağı Cülâs b. Talha aldı. Onu da Talha b. Ubey­dul­lah Hazretleri öldürdü.

Abduddaroğullarından baba, oğul, kardeş ve amca olan tam yedi kişi, Ku­reyş müşriklerinin sancağı altında iken, kahraman mücahitler tarafından böy­lece yere serildiler.

Bundan sonra sancağı yine Abduddaroğullarından Ertat b. Şürahbil aldı. O da Hz. Ali’nin amansız darbeleriyle yere yıkıldı. Sonra sancağı Şurayh b. Kâriz aldı. O da ashab-ı kiramdan biri tara­fından öldürüldü.

Sancaktarlarının bir bir yere serildiğini gören Ku­reyş müşriklerini bir deh­şet ve korku sardı. Öyle ki sancaklarının yanına bile kimse yanaşmaya cesaret edemiyordu. Sonunda onu Alkame kızı Amre yerden alıp Ku­reyşlilere teslim etti.[36]Abduddaroğullarından sancağı tutacak kimse bulunmadığından, yine on­ların kölelerinden Suvab sancağı taşıdı. Kuzman, vurup onun sağ elini kesti. Su­vap sancağı sol eline aldı. Kuzman sol elini de kesti. Bunun üzeri­ne Suvab san­cağı kol ve pazılarıyla tutmaya çalıştı; fakat daha faz­la dayanamayıp ar­kaüstü yere yıkıldı.

Artık iki tarafın da beklemeye tahammülü kalmamıştı. Çapışma, bir anda şimşek hızıyla başladı. Kılıç şakırtısı, ok vınlaması, at kişnemesi ve deve bö­ğürmesi ortalığı kapladı. Allah yolunda savaşmaya can atan mücahitler, kah­ramanca dövüşmeye başladılar.
Ebû Dücâne’nin Pey­gam­be­ri­mizden Kılıcı Alması

Resûl-i Ekrem’in elinde bir kılıç vardı. Üzerinde, “Korkaklıkta ar, ilerle­mekte şeref ve itibar var! İnsan korkaklıkla kaderden kurtulamaz!” meâlindeki beyit yazılı idi.

“Bu kılıcı benden kim alır?” diye sordu.

Birçok sahabe birden atıldı. “Ben, ben yâ Re­sû­lal­lah!” diyerek ellerini uzat­tılar.

Bu sefer Pey­gam­be­ri­miz, “Bunu, hakkını vermek üzere kim alır?” diye sor­du.

Yine hararetle isteyenler çıktı. Aralarında Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Zübeyr b. Avvam da vardı. Hz. Re­sû­lul­lah vermek iste­medi.

Bu sırada korkusuz, gözünü daldan budaktan sakınmayan biri ortaya atıldı. Ebû Dücâne’ydi bu! Hz. Re­sû­lul­lah’a, “Nedir onun hakkı yâ Re­sû­lal­lah?” diye sordu.

Resûl-i Ekrem, “Hakkı, eğilip bükülünceye kadar onu düşmana sal­laman­dır!” buyurdu.

Bunun üzerine Ebû Dücâne, “Yâ Re­sû­lal­lah! Ben onu, hakkını yerine getir­mek üzere alıyorum!” dedi ve Hz. Re­sû­lul­lah’tan kılıcı teslim aldı.

Ebû Dücâne, elinde Resûl-i Ekrem’in şartlı teslim ettiği kılıcı, başında ise kırmızı sarığı olduğu halde müşriklere doğru çalımlı çalımlı yürümeye başladı. Bunun üzerine Fahr-i Âlem Efendimiz, ashabına şu ölçüyü ders verdi:

“Bu öyle bir yürüyüştür ki Allah onu, şu yerin (harp halinin) dışında hiçbir zaman sevmez!”[37]

Ebû Dücâne, şimşek süratinde düşman safları arasına girdi, kılıcını var kuv­vetiyle hakkını vermek için sallamaya başladı. Önüne geleni bir iki dar­bede ye­re seriyor, durmadan iler­liyordu. Bir ara dağın eteğinde deflerle müş­rikleri sa­vaşa teşvik eden kadınların yanına kadar vardığını fark etti. Orada biri müşrik­lere hiddetli hiddetli bağırıyor, onları vuruşmaya teşvik ediyordu. Yanına yak­laş­tı, kılıcını kaldırıp vuracakken, hasmından bir çığlık koptu. Bu, Ebû Süf­yan’ın karısı Hind’in çığlığı idi. Ebû Dücâne, ona kılıç sallamaktan geri durdu. Kendisini o sırada gören Hz. Zü­beyr b. Avvam, sonradan, neden o ka­dına kılıç sallamadığı­nı soracak, Ebû Dücâne ise şu cevabı verecektir:

“Re­sû­lul­lah’ın kılıcına hürmetimden, o kadının kanına bulaştırmak isteme­dim!”[38]

Diğer taraftan, Hz. Hamza, elinde iki kılıç, “Ben, Allah’­ın Ars­la­nıyım!” diye diye bir öne bir arkaya dönerek kılıcını sal­lıyor, müşriklerin üzerine cesaretle saldırıyordu.

Mücahitlerin hepsi de düşmanla cesurca dövüşüyor ve kıyasıya mücadele veriyorlardı!
Düşmanın Bozguna Uğraması

Şirk ordusu, mücahitlerin bu kahramanca dövüş ve çar­pışması karşısında fazla dayanamadı. Kendilerini bir korku ve dehşet sardı. Gerisingeri kaçışmaya baş­ladılar. Müşrik kadınlar defler çalıyor, şarkılar söylüyor ve paniğe kapılıp kaçan askerleri geri çağırıyorlardı. Ancak cesaretin kaynağı imandan mahrum kalbe deflerin çalınması, şarkıların söylenmesi ve şiirlerin okunması bir fayda veremiyor, müşrik askerleri gerisingeri her şeylerini, canlarını kurtarmak uğ­runda terk ederek kaçıyorlardı.

Harbin ilk safhası, işte böylesine mücahitlerin üstün çarpışmaları ve Al­lah’ın yardımıyla Müslümanlar lehine neticelendi.
Uhud’un İlk Şehidi

İslam ordusu henüz bozulmamıştı. Bu esnada bir müşrik tarafından Ab­dullah b. Amr b. Harâm şehit edildi. Uhud’un ilk şehidi, bu mücahit oldu.

Oğlu Hz. Cabirder ki:

“Babam Uhud Seferi’ne çıkmak için hazırlandığı sırada, geceleyin beni ya­nına çağırdı ve ‘Yavrucuğum! Belli olmaz. Belki de yarın Uhud günü ilk şehit ben olurum! Kız kardeşlerine iyi davranmanı vasiyet ederim. Üzerimde borç var. Borcumu öde!’ dedi. Gerçekten, dediği gibi, ilk şehit kendisi oldu.”[39]
Harbin Seyrini Değiştiren Hadise

Düşman ikiye bölünüp süratle harp yerinden uzaklaşırken, mücahitler de geride terk edilen ganimetleri toplamaya başlamışlardı. Ayneyn tepesinde va­zi­feli okçular ise, Uhud Meydanı’ndaki manzarayı seyrediyorlardı.

Bu arada, okçularda, yerlerinden ayrılıp mücahitlere katılma isteği uyandı. Onlar, harp bitmiş, kendilerinin görevi ise sona ermiştir düşüncesini taşıyor­lardı. Ayrılmak isteyen okçulara, kumanları Abdullah b. Cübeyr, verilen emri hatırlattı: “Re­sû­lul­lah’ın size söylediklerini, verdiği emri ve tâlimatı unuttunuz mu?” Fakat bu hatırlatmaya rağmen, kumandanlarıyla birlikte kalan birkaçı müstesna, diğerleri Ayneyn tepesini terk ederek harp sahasındaki mücahit­lerin yanına vardılar. Onlarla birlikte ganimet toplamaya başladılar.
Hâlid b. Velid’in Fırsatı Değerlendirmesi

Birçok okçunun yerini terk etmesiyle İslam ordusunun arka cephesi müda­faasız kaldı. Harp dâhîsi ve Ku­reyş ordusunun süvari kumandanı Hâlid b. Velid de, zaten böyle bir fırsat kolluyordu. Har­bin en hararetli zamanında da bu geçitten girmek istemiş, ancak okçular tarafından püskürtülmüştü.

Hâlid b. Velid, emrindeki kuvvetlerle tepede kalan on ka­dar okçuyu şehit ettikten sonra, Müslüman saflarının arkasına daldı. Hücum, ani ve beklenme­dik bir anda olmuştu. Her şey birden değişiverdi. Mücahitler, düşman boz­gu­na uğrayıp gitti diye gayet rahat idiler. Hatta bazıları silahlarını bile bırak­mıştı.

Bu durumu görünce, kaçan Ku­reyş kuvvetleri de geri döndü.

Bu durumda mücahitler, iki ateş arasında kalmışlardı. Beklenmedik bir hü­cuma maruz kaldıklarından şaşırmışlardı. İki taraftan sarılınca kuvvetlerini ha­liyle kaybetmişlerdi.

Beklenmedik bir anda beklenmedik bir hücum, beklen­me­dik bir netice do­ğuruyordu.
İslam Ordusunun Dağılması!

Önden ve arkadan hücuma maruz kalıp sıkıştırılan mücahitler, bir anda kendilerini toparlayamadılar ve ister istemez dağılmak zorunda kaldılar. Pey­gamber Efendimizin çevresinde her şeye rağmen 10-15 kadar sahabe kalmıştı. Bu bir avuç mücahit, canını dişine takarak, müşriklerden gelen oklara, mızrak ve kılıç darbelerine göğüs geriyor, vücutlarını siper ederek Kâinatın Efendisini koruma­ya çalışıyorlardı. Bu arada küfür ordusundan atılan taşlardan biri, Hz. Re­sû­lul­lah’ın sağ alt çenesindeki mübarek dişlerinden birini şehit etti; bir diğer taş ise, alnını ve alt dudağını yardı. Abdullah İbni Kamîe adındaki kâfirin kılıç darbesiyle de, elmacık kemiği yara aldı. Darbenin şiddetiyle miğfer parçalandı ve iki halkası mübarek yüzüne battı.[40]

Sevgili Pey­gam­be­ri­mizin mübarek yüzüne miğferin iki halkasının battığını gören Ebû Ubeyde b. Cerrâh, bir anda kendisini onun önüne atıverdi ve yanın­dan bir an dahi olsun ayrılmayan Hz. Ebû Bekir’e, “Yâ Ebû Bekir! Allah aşkına olsun, Re­sû­lul­lah’la aramızdan çekil. Bırak da mübarek yüzünden halkaları çı­karayım!” diyerek halkaların her birini dişleriyle çekip çıkardı. Bu arada ken­disi de iki dişinden oldu.[41]

Öte taraftan, Mâlik b. Sinan (r.a.) ise, Fahr-i Âlem’in yü­zünden akan kanları diliyle temizledi. Bu hareketi üzerine, Efendimizin, “Kanım kanına dokunan ve karışan kim­seye cehennem ateşi erişmez” müjdesine muhatab oldu.[42]

Bir müşrik tarafından, Müslümanların düşürülmesi için kazılmış bir çukur vardı. İslam ordusunun bozulmaya yüz tuttuğu o dehşetli anda harbin şidde­tinden dolayı farkına varamayarak, Resûl-i Ekrem, kazılmış olan çukura yanı üzerine düştü. Çukurun etrafı derhal mücahitler tarafından sarıldı ve düşman askerlerinin yaklaşmasına müsaade edilmedi.

Çukurdan çıkmaya muvaffak olan Kâinatın Efendisinin yüzü gözü kanlar içinde kalmıştı. Elini, kanayan yüzüne sürdü. “Kendilerini Rablerine imana davet ederken, Peygamberlerinin yüzünü kana bulayan bir kavim nasıl felâh bulabilir?” dedi.

Bu, bir sitemdi, bir serzenişti.

Cenab-ı Hak, Sevgili Resûlünün bu sitemi üzerine şu meâldeki ayetleri in­dirdi:

“Ey Resûlüm! Kulların işinden hiçbir şey sana âit değildir (senin elinde bir şey yoktur). “Allah, ya onlara (rah­me­tiyle) tevbe nasip eder, yahut zalim ol­dukları için onları azaba çarpar.

“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır; O dilediğini bağış­lar, diledi­ğini azaba uğratır. Allah, kulları hakkında çok bağışlayıcı, çok merhametli­dir.”[43]
“Zülfikâr Gibi Kılıç, Ali Gibi Yiğit Bulunmaz!”

Çok az sayıda Müslümanın, müşriklere karşı direndiği sıradaydı.

Peygamber Efendimiz, bir grup müşriğin kendisine doğru gelmekte oldu­ğunu fark etti. Yanından ayrılmayıp kahramanca çarpışan Hz. Ali’ye, “Hücum et onlara!” diye emretti.

Allah’ın Arslanı Hz. Ali, cesaretle müşrik birliğinin üzerine yürüdü; onları püskürtüp, içlerinden birini de yere serdi.

Bu esnada Cebrail (a.s.), “Yâ Re­sû­lal­lah! Bu, sizin için yapılan iyilik ve ci­van­mertliktir” diye seslendi.

Peygamber Efendimiz cevaben, “O, bendendir, ben de on­danım” buyurdu.

Tam o esnada bir ses işittiler: “Zülfikâr gibi kılıç, Ali gibi yiğit bulunmaz!”[44]
Sa’d b. Ebî Vakkas’ın Müşriklere Ok Yağdırması

Mücahitlerin, Resûl-i Ekrem Efendimizin etrafından dağıldıkları esnada, Hz. Sa’d b. Ebî Vakkas da bir köşeye çekilmiş, kararsız duruyordu. Kendi ken­dine, “İçimden ne şehitlik arzusunu, ne de kurtulma arzusunu ata­bi­li­yo­rum!” diyordu.

O sırada mücahidin biri ona, “Yâ Sa’d! Re­sû­lul­lah seni çağırıyor” dedi.

Hz. Sa’d, derhal Hz. Re­sû­lul­lah’ın yanına vardı.

Sonrasını Hz. Sa’d şöyle anlatır:

“Re­sû­lul­lah, beni önüne oturttu. Ok atmaya başladım. Her atışta, ‘Allahım! Bu senin okundur. Onunla düşmanını vur!’ diyordum. Re­sû­lul­lah da (a.s.m.), ‘Allahım, Sa’d’­ın duasını kabul et! Allahım, Sa’d’ın atı­şını, okunu doğrult! De­vam, devam Sa’d! Babam, annem sana feda olsun!’ buyuruyordu. Her ok atı­şımda Re­sû­lul­lah (a.s.m.) aynı duayı tekrarlıyordu.

“Ok çantam boşalınca, Re­sû­lul­lah (a.s.m.), kendi çanta­sında bulunan okları da birer birer yayıma yerleştirip attırdı. Okları yaya yer­leştirmekte, o, herkes­ten daha çabuk ve süratli idi.”

Hz. Ali der ki:

“Re­sû­lul­lah (a.s.m.), anne ve babasını, Sa’d’dan başka hiç kimse hakkında birleştirerek ‘feda olsun’ dememiştir. Uhud günü, ona, ‘At, ey Sa’d! Annem babam sana feda olsun! At, ey kısa boylu, kuvvetli delikanlı!’ buyurdu. Nebi’­nin (a.s.m.) ondan başkasına böyle söylediğini bil­mi­yorum.”[45]
Hz. Talha b. Ubeydullah’ın Kahramanlığı

Harbin en nâzik ve dehşetli ânı idi. Müslümanlar, önden ve arka­dan hü­cu­ma geçen müşrik kuvvetlerinden kendilerini kurtarmak için tepelere doğru çı­kıyorlardı. Hz. Re­sû­lul­lah’ın etrafında kala kala on beş kadar mücahit kal­mıştı. Bunlar, Peygamber Efendimizle birlikte sabır ve sebat göstererek müş­rik­lere karşı kahramanca savaşıyorlardı. Bunlardan biri de Hz. Talha b. Ubey­dul­lah idi.

Müşriklerin Re­sû­lul­lah’ın dört tarafını sardıkları sırada, Hz. Tal­ha sağa sola dönerek kılıcıyla onları uzak­laş­tır­maya çalışıyordu.

Bir ara, müşriklerin keskin nişancı okçularından Mâlik b. Zü­heyr, Efendi­mi­ze nişan alıp bir ok attı. Hz. Talha, bu okun Kâinatın Efendisine isabet ede­ce­ği­ni anlayınca, buna mani olmak için, elini oka hedef tuttu. Son süratle gelen ok, parmağını delip, elini çolak yaptı.[46]

Peygamber Efendimiz, “Yeryüzünde gezen cennetlik bir kimseye bakmak isteyen, Talha b. Ubeydullah’a baksın!” buyurdu.[47]

Hz. Re­sû­lul­lah’ı korumak uğrunda müşriklerden gelen kılıç darbelerine ve oklara vücudunu siper eden Hz. Talha’nın baş ve gövde damarlarından biri kesildi. Gövdesi yaralar içinde kaldı. Fazla kan kaybından bayılıp yere düştü. O sırada Hz. Ebû Bekir, Pey­gam­be­ri­mizin yanına geldi. Resûl-i Ekrem, ona, “Amcanın oğluyla ilgilen” dedi.

Hz. Ebû Bekir yüzüne su serpince, Hz. Talha kendine geldi. Yaralarının acısı sızısı umurunda değildi. Şahsını düşünmüyor­du; uğrunda bunca feda­kârlığa katlandığı zâtın durumunu merak ediyordu. Başucunda duran Hz. Ebû Bekir’e, “Re­sû­lul­lah ne yapıyor?” diye sordu.

Hz. Ebû Bekir, “İyidir. Beni sana o gönderdi” diye cevap verince, bu kahra­man ve fedakâr sahabe, “Allah’a şükürler olsun! Re­sû­lul­lah sağ olduktan sonra her musibet bizim için hiçtir!” diye konuştu.[48]

İ’lây-ı Kelimetullah uğrunda gösterdiği bunca kahramanlık ve fedakârlıktan dolayı, Hz. Re­sû­lul­lah tarafından bu harpte “Talha­tü’l­-Hayr (Hayırlı Talha)” olarak adlan­dırı­lan Hz. Tal­ha’nın, U­hud’­dan döndüğü zaman vücudun­da tam yetmiş beş yarası vardı. Başı dört kö­şeli yarılmış, uyluk damarı baştan aşağı kesilmişti. Eli ise ço­lak olmuştu.[49]
Hz. Hamza’nın Şehâdeti

Müslümanların tepelere doğru dağıldıkları karışık hengâmede idi.

Hz. Hamza, var gücüyle müşriklere karşı direniyor ve “Allahım! Müslü­man­ların şu hallerinden dolayı sana sığınır, senden af dilerim” diye dua edi­yor­du.

Müşrikler, onun yanına pek yaklaşamıyorlardı. Onu uzaktan vurup dü­şür­menin çaresini arıyorlardı.

Mekke’de, “Vahşî” adında bir köle vardı. Habeş usûlüne göre kargı atmakta oldukça maharetli ve becerekli idi. Tespit ettiği hedefe isabet edemediği pek az olurdu.

Ku­reyş ordusu Mekke’den ayrılmadan önce idi. Efendisi Cübeyr b. Mut’im, kölesi Vahşî’yi yanına çağırmış ve “Orduya katıl. Eğer Muhammed’in amcası Hamza’yı, am­cam Tuayme b. Adiyy yerine öldürürsen hür ve azat­sın” de­mişti.[50]

Bedir’de babası öldürülen Ebû Süfyan’ın karısı Hind de, bunun için Vah­şî’ye birçok mükâfat vadetmişti.

Bu sebeple Vahşî, harp boyunca Hz. Hamza’yı gözetip duruyordu.

Hz. Hamza’nın müşrikleri kasıp kavurduğu, kılıcıyla biçtiği bir sıradaydı. Vahşî, fırsat kollamak için bir kayanın arkasına gizlenmiş, bekliyordu.

Düşmanın üzerine doludizgin yürüyen Hz. Hamza’nın bir ara ayakları kaydı ve arkaüstü yere yıkıldı. Keskin bir nişancı olan Vahşî, mızrağını fırlat­tığı gibi bu kahraman sahabenin böğrüne sapladı ve onu şehit etti. Vahşî, bu­nunla da yetinmedi; Ebû Süfyan’ın karısı Hind’in gönlünü yapmak için, göğ­sünü yararak ciğerini alıp ona götürdü. Üzerindeki kıymetli eşyaları, başardığı bu büyük işten dolayı Vahşî’ye çıkarıp veren Hind, intikam hırsıyla, bu aziz şehidin ciğerini çiğnedi.[51]Bununla da intikam hırsı dinmeyince, bizzat Hz. Hamza’nın başucuna vardı; burnunu, kulağını, kendine bilezik, pazubent ve halhal yapmak niyetiyle kesti.[52]
Mus’ab b. Umeyr’in Şehit Düşmesi

Mücahitlerin birçoğu oraya buraya dağılmıştı.

Her şeye rağmen Re­sû­lul­lah’ın yanından ayrılmayan mücahitler de vardı. Bunlardan biri de, İslam ordusunun sancaktarı Hz. Mus’ab b. Umeyr idi.

İbni Kamîe denilen kâfir, bir ara atlı olduğu halde Resûl-i Ekrem Efendi­mize yaklaştı. “Gösteriniz bana Muhammed’i! O kurtulursa, ben kurtulmaya­yım” diyerek hay­kırıyordu.

Hz. Mus’ab, mücahitlerden birkaç kişi ve Nesibe Hâtun ile İbni Kamîe’ye karşı çıktı. Bu kâfir, Hz. Re­sû­lul­lah’ı korumaya çalışan Hz. Nesibe’nin omu­zu­na bir kılıç dar­besi indirdi. Nesibe Hâtun da, cesurca ona birçok darbe indirdi. Fa­kat bu müşriğin üzerinde iki kat zırh bulunduğundan darbeler pek tesir etmedi.

İbni Kamîe, önüne çıkan Hz. Mus’ab’ın sağ elini bir kılıç darbesiyle kesti. Hz. Mus’ab, İslam’ın izzet ve şerefini sembolize eden sancağı sol eline aldı. İbni Kamîe, bir kılıç darbesiyle sol elini de kesti. Bu sefer Hz. Mus’ab, sancağı kollarıyla tutup göğsüne bastırdı. O anda tek gayesi, bu zındığın Re­sû­lul­lah’a ulaşmasına mani ol­mak ve İslam sancağını yere düşmekten korumaktı. İbni Kamîe, bu sefer mızrağıyla vücudunu deldi. Hz. Mus’ab, artık dayanamayıp yere yıkıldı. Böylece o da şehâdet şerbetini içenler arasına katıldı. Sancak da yere düştü.[53]

Hz. Mus’ab şehit düşünce, Peygamber Efendimiz sancağı Hz. Ali’ye verdi. Hz. Ali çarpışmaya gidince de, sancağı sonuna kadar Ebür­rum taşıdı.
“Muhammed Öldürüldü” Yaygarası

Mus’ab b. Umeyr Hazretleri, zırhını giydiği zaman, Resûl-i Kibriya Efendi­mi­ze pek benzerdi. İbni Kamîe de, Hz. Mus’­ab’ı şehit etmekle, Peygamber Efen­dimizi öldürdüğünü zannetmişti. Derhal müşriklerin yanına vararak, “Mu­hammed’i öldürdüm!” dedi.[54]

Bunu duyan müşrikler, sevinç çığlıkları attılar. Onlardan birisi de, dağ ba­şına çıkarak, “Muhammed öldürüldü!” diye yaygarayı bas­tı.

Bu dehşetli yaygarayı duyan mücahitlerin birden kolu kanadı kırılıverdi. İs­lam ordusunda umumî bir geri çekilme ve panik havası başladı. Her biri başka başka istikametlerden harp sahasını terk ediyordu. Bu dehşetli hen­gâ­mede, farkına varmadan, düşman askeri diye din kar­deşlerine kılıç sallamaya kalkan­lar bile oluyordu. Hatta bu karışıklık esnasında Huzayl b. Cabir, bir başka sa­habe tarafından yanlışlıkla şehit edildi.
Mücahitlerin Hz. Re­sû­lul­lah’ı Araması

Müşriklerin kopardığı yaygaraya inanmak istemeyen mücahit­ler, Hz. Re­sû­lul­lah’ı aramaya koyuldular. Bunlardan Hz. Ali, hem önüne gelen düşman as­ke­rine kılıç sallıyor, hem de etrafa göz gezdirerek Pey­gam­be­ri­mizi arıyordu. Harp sahasında bulunan mücahitlerin o anda en büyük ve tek arzusu, artık Re­sûl-i Kibriya Efendimizi bulmak olmuştu!

Bu esnada, yürekleri ferahlatıcı bir ses yükseldi: “Ey Müslüman! Müjde size: İşte Re­sû­lul­lah!”

Bu sesin sahibi, Ka’b b. Mâlik’ti. Resûl-i Ekrem Efendimizi Şi’b mev­kiinde, miğferinin altında pırıl pırıl parlayan mübarek gözlerinden tanımıştı. Müslü­manlara seslenirken, eliyle de Re­sûl-i Ekrem’in bulunduğu yeri gösteriyordu.[55]

Peygamber Efendimiz, düşman tarafından nerede olduğunun bilinmesini is­­­te­miyordu. Müslümanlara müjdeyi veren Ka’b’a, eliyle, “Sus, sus!”[56]diye işa­­­ret verdi.

Artık Hz. Re­sû­lul­lah’ın yeri tespit edilmiş ve etrafa yayılan haberin bir şa­yiadan ibaret olduğu anlaşılmıştı. Mücahitler, derhal Resûl-i Ekrem’in bulun­duğu yere doğru koştular ve kendisini emniyet çemberi içine aldılar. O anda mücahitlerin bir tek gayesi vardı: Hz. Re­sû­lul­lah’ın vücudunu muhafaza et­mek. Bunu başardılar.
Nesibe Hâtun’un Kahramanlığı

Ümmü Umare Nesibe bint-i Ka’b...

Kocası ve iki oğluyla birlikte İslam ordusuna katılıp Uhud’a gelmiş; koca­sıyla oğulları müşriklerle çarpışacak, kendisi de yaralanan Müslümanlara yar­dım edip su yetiştirecekti.

Ancak harbin ikinci safhasında Müslümanlar bozulmaya başlayıp Re­sû­lul­lah’ın etrafında çok az sayıda mücahidin kaldığını gören Nesibe Hâtun, derhal Resûl-i Kibriya Efendimizin yanına vardı ve çarpışmaya koyuldu. Kılıçla, okla, Resûl-i Zîşan Efendimizi, müşriklerden korumaya çalıştı. Bu sırada yaralandı. Peygamber Efendimiz, sağına soluna baktıkça hep Nesibe Hâtun’un müşrik­lere karşı koyduğunu görüyordu. Şöyle buyurdu:

“Ey Ümmü Umare! Senin katlandığın, dayanabildiğin şe­ye, herkes daya­namaz ve katlanamaz!”

Peygamber Efendimiz, Nesibe Hâtun’un omuzundan aldığı yarayı görünce, oğlu Abdullah’a, “Annenin yarasını sar!” de­di.

Sonra da şöyle buyurdu:

“Ev halkınıza Allah mübarek kılsın: Senin annenin makamı, filanca ve filan­caların makamından hayırlıdır! Babanın makamı da filan ve filanların maka­mından hayırlıdır! Senin makamın da filan ve filanların makamından ha­yır­lı­dır! Allah, sizin ev halkınıza rahmet etsin!”

O esnada imanın verdiği cesaretle müşriklere karşı cesurca kılıç sallayan Nesibe Hâtun da, “Yâ Re­sû­lal­lah! Allah’a dua et de, cennette sana komşu ola­lım!” dedi.

Resûl-i Kibriya Efendimiz, “Allahım! Bunları cennette bana kom­şu ve arka­daş et!” diye dua etti.

Bunun üzerine, Nesibe Hâtun, sevinç içinde, “Bana artık dünyada ne musi­bet gelirse gelsin gam çekmem; bu bana yeter!”[57]diyerek Allah ve Re­sû­lul­lah’a karşı olan muhabbet ve bağlılığını ortaya koydu.
“O, Cehennemliktir!”

Müslümanlar safında mertçe çarpışıp cesaretle düşmanın üzerine hücum eden biri vardı. Hatta Müslümanlar arasından müşriklere ilk ok yağdıran da o olmuştu.

Gariptir ki Kuzman adındaki bu adamın ismi her ne zaman zikredilse, Efen­dimiz “O, cehennemliktir” derdi. Sahabeler, bunun sır­rını bir türlü çözemi­yor­lardı.

Kuzman, harbin en şiddetli ânında büyük kahramanlıklar gösterdi. Hatta İs­lam ordusu bozulup dağıldığı sırada kılıcının kınını kırdı ve “Ölmek, kaç­maktan hayırlıdır! Ey Evs Hanedanı! Siz de benim gibi, şeref ve şan için çarpı­şınız” diye seslenerek müşriklerin arasına daldı. Yedisini sekizini öldürdükten sonra, kendisi de muharebe meydanında yaralanıp kan revan içinde kaldı.

Sahabeler hâlâ Efendimizin, “O, cehennemliktir” sözünün manasını anlamış değillerdi: Bunca, kahramanlık ve cesareti Müslümanlar safında gösteren Kuz­man, nasıl cehennemlik olabilirdi?

Ancak Hz. Re­sû­lul­lah, Kuzman’ın gerçek yüzünü Cenab-ı Hakk’­ın bildir­me­siyle biliyordu.

Ağır yaralarının sızısıyla kıvranan Kuzman’ı, sahabeler, “Tebrikler ey Kuz­man! Cenneti müjdeleriz sana!” diyerek tebrik ettiler.

Kuzman ise, verdiği cevapla, gerçek mahiyetini ortaya koydu: “Ne diye be­ni tebrik ve tebşir ediyorsunuz? Benim maksadım şe­hâ­de­te ermek değildir. Dinin muhafazası hususu dahi asla hatırımdan geçmemiştir. Ben, kavmimin gayreti için ve Ku­reyşliler, Medine hurmalıklarına zarar ver­mesin diye çarpış­tım!”[58]Yaralarının ağrısı şiddetlenip yaşayacağından ümidini kesince de, bir ok alıp kolunun damarını keserek intihar etti.[59]

Sahabeler, bundan sonra, Resûl-i Kibriya Efendimizin sözünün hakikatini anladılar. Kuzman’ın bunca kahramanlığı ve fedakârlığı, Allah yolunda, Allah için değil de, kavminin ve kabilesinin şan ve şerefi ile Medine’deki hurmalıkla­rını korumak uğrunda gösterdiğini öğrendiler.

“Kuzman’ın kendi kendisini öldürdüğü” haberini alan Resûl-i Kibriya Efen­dimiz, “Allahü Ekber! Allahü Ekber! Ben, Allah’ın Resûlü olduğuma şüp­hesiz şehâdet ederim!” dedi. Sonra da, “Şüphe yok ki Allah, isterse, bu dini fâ­cir bir adamla da teyit eder!”[60]diye buyurdu.

Amellerin makbuliyet ölçüsü ihlâs ve samimiyettir; yani, amelin Allah’ın rı­zası gözetilerek yapılmış olmasıdır.

İhlâsla söylenmeyen bir sözün, yapılmayan bir hareketin, gösterilmeyen bir kahramanlığın Allah katında hiçbir kıymeti ve değeri yoktur. İşte, bunun apa­çık bir misâli Kuzman hadisesidir.
Resûl-i Ekrem’in, Kavmine Duası

Çok az sayıda mücahidin, yağmur gibi yağan müşrik oklarına karşı, kendi­sini korumaya çalışırken, Resûl-i Kibriya Efendimizin mübarek dudaklarından ise şu cümleler dökülüyordu:

“Allahım, kavmimi affet, onlara doğru yolu göster. Çün­kü onlar ne yaptık­larını bilmiyorlar.”[61]
Hazin Netice

Müşrikler, daha fazlasını yapamayacakları kanaatine varınca, derlenip to­parlanan mücahitler karşısında tekrar bir hezimetle karşı karşıya gelmemek için, en uygun yolun geri çekilmek olacağını hesapladılar ve mağrur bir eda ile geri çekildiler.

Netice, gerçekten hazin, ibretli ve düşündürücü idi.

Harpte, mücahitlerden yetmiş şehit düşmüştü. Bunlar arasında Hz. Hamza, Hz. Mus’ab b. Umeyr gibi çok güzide sahabeler de bulunuyordu. Ebû Dücâne, Nesibe Hâtun gibiler, Resûl-i Kibriya’yı muhafaza etmeye çalışırlarken vü­cudları delik deşik olmuştu.

Harbin ilk safhasında mücahitlere gülen parlak muzafferi­yet, Hz. Re­sû­lul­lah’ın emir ve tâlimatına riayet etmeyen okçulardan bir kısmının yerlerini terk etmeleriyle bir anda hazin ve acı bir mağlubiyete inkılâb etmiş, Uhud, Müs­lü­manların kanıyla boyanmıştı. Pey­gamber Efendi­mizin, “O bizi sever, biz de onu severiz” buyur­duğu Uhud’u bir hüzün bulutu kaplamıştı.
Pey­gam­be­ri­mizin Kayalığa Doğru Çıkması

Peygamber Efendimiz yaralıydı, yorgundu. Kendi başına yürüyecek kuv­veti kalmamıştı. Sa’d b. Muaz ve Sa’d b. Ubâde’­ye dayanarak, Müslümanların sığındığı Şi’b’deki kayalığa doğru çıktı. Burada dinlenmek, yorgunluğunu gi­dermek isti­yordu. Bir müddet yürüdükten sonra, bu takatten de mahrum kal­dı. Üzerindeki iki zırh ise, oldukça ağırlık yapıyordu. Bu sırada Talha b. Ubey­dul­lah yere çöktü. “Buyur yâ Re­sû­lal­lah... Ben kuvvetliyim” diyerek Pey­gam­ber Efendimizi sırtına aldı ve kayalığa kadar taşıdı.

Resûl-i Ekrem, kanlar içinde kalan yüzünü gözünü burada suyla yıkadı ve başına su döktürdü.
Pey­gam­be­ri­mizin, Ubey b. Halef’i Öldürmesi

Bedir Harbi’nden önceydi.

Resûl-i Kibriya Efendimiz harp sahasında dolaşırken, “Burası Ebû Cehil’in, burası Utbe’nin, burası Ümeyye’nin, buralar da filan ve filanın öldürülecekleri yerlerdir. Ubey b. Halef’i de, ben kendi elimle öldüreceğim!” buyurmuştu.

Uhud Dağında Peygamberimizin Sığındığı Mağara

Peygamberimizin sığındığı Uhud mağarası

Bedir’de haber verdiği gibi, Ebû Cehil, Utbe ve Ümeyye b. Halef, mücahitler tarafından gösterilen aynı yerlerde öldürülmüşlerdi. Geriye Ubey b. Halef kal­mıştı. Bu adam Ku­reyş’in ileri gelenlerinden biri idi. Pey­gam­be­ri­mize her kar­şılaşmasında, “Ey Muhammed! Bir atım var. Her gün ona on altı ölçek darı ye­di­rip besliyorum. Bir gün gelir, onun sırtında olduğum halde seni öldürürüm!” der­di.

Peygamber Efendimizin ise, bu azgın ve şaşkın adama cevabı sadece şu olu­yordu:

“Belki, inşallah, ben seni öldürürüm!”[62]

İşte, Ubey b. Halef, Bedir’de mücahitler tarafından canı cehenneme yollanan kardeşi Ümeyye’nin intikamını almak ve Peygamber Efendimizin vücudunu ortadan kaldırmak üzere yemin ederek Uhud’a çıkıp gelmişti.

Hz. Re­sû­lul­lah’ın Şib’e doğru çıktığı sırada idi.

Übey’in gelmekte olduğu görüldü. Mekke’de günde on altı okka darıyla beslediği atının üzerindeydi. İntikam dolu bakışlarla Pey­gam­be­ri­mize yaklaşı­yordu. Bunu fark eden sahabeler, önüne çıkıp hesabını görmek istediler. Ancak Hz. Re­sû­lul­lah, “Bı­rakın, gelsin” di­yerek, mücahitlerin karşı çıkmasına mani ol­du. Resûl-i Ekrem’e oldukça yaklaşan bu azgın müşriğin ağzından, “Ey Mu­hammed! Sen kurtulursan, ben kurtulmayayım!” lâfları dökülüyordu.

Bu sözleri duyan Resûl-i Kibriya Efendimiz, bir anda celâllendi. Elindeki mızrağıyla, heybet ve haşyet verici adımlarla hasmının üzerine yürüdü. Übey, bir anda şaşkına döndü. Hz. Re­sû­lul­lah’ın heybet ve haşyet verici tavrı karşı­sında duramayıp geri kaçmaya başladı. Peygamber Efendimiz peşini bırak­mı­yor ve arkasından, “Nereye kaçıyorsun ey yalancı?” diye sesleniyordu.

Bu kaçışla Übey kendini kurtaramadı. Peygamber Efendimizin fırlattığı mızrak, miğferle zırhı arasındaki kısma saplandı ve Übey, sığır böğürmesi gibi böğürerek atın­dan yere yuvarlandı.

Müşrikler, yaralı halde onu alıp götürdüler, Yarasından kan ak­mı­yordu. Ağrısına sızısına zor dayanıyordu. Zaman zaman arkadaşlarına, “Vallahi, Mu­hammed beni öldürdü!” diyordu.

Arkadaşları bu sözünü ciddiye almıyorlar ve yarasının önemsiz olduğunu ifade ederek teselli etmeye çalışıyorlardı. Ne var ki Übey, kurtulamayacağını anlamıştı. Arkadaşlarına, “O bana (Mek­ke’de) ‘Seni öldüreceğim’ demişti. Val­lahi, o benim üzerime tükürse, yine beni öldürür!”[63]dedi.

Ubey b. Halef, bir gün bile yaşamadan “Susadım, susadım!” çığ­lıkları ara­sında ölüp gitti. Resûl-i Kibriya’nın, Allah’ın izniyle, istikbâlden haber verdiği bir mucizesi de böylece tahakkuk etmiş oldu.
Pey­gam­be­ri­mizin Vücudunu Ortadan Kaldırmak İçin And İçenlerin Belâlarını Bulmaları

Müslümanların bozulup dağılmaya yüz tuttukları bir sıradaydı.

Azılı müşriklerden Abdullah b. Şihâb-ı Zührî, Utbe b. Ebî Vak­kas, Abdullah İbni Kamîe ve Ubey b. Halef, bir araya gelerek, Peygam­ber Efendimizin haya­tına son vermek için sözleşip ant içmişler­di.[64]

Resûl-i Kibriya Efendimiz, bu dört azılı müşrik hakkın­da, “Allahım, onların hiçbirisi senesine ulaşmasın!” di­ye dua etti.

Sa’d b. Ebî Vakkas der ki:

“Vallahi, Re­sû­lul­lah’ı vuran veya yaralayanlardan hiçbirinin üze­rinden yıl geçmedi.”

Bunlardan biri olan İbni Şihab’ı, Mekke yolunda ak benekli, dişi bir yılan ısırıp öldürdü.

Ubey b. Halef’i, Peygamber Efendimiz bizzat kendi eliyle öldür­dü.

Utbe b. Ebî Vakkas’ı, Hâtıb b. Ebî Beltea öldürdü.

Resûl-i Kibriya Efendimizin yüzünü yaralayan İbni Kamîe ise, Uhud’dan Mekke’ye döndükten sonra davarları­nın yanına gitti. Da­ğın en yüksek tepe­sin­de davarını bul­du. Önünü kesip tutmak isteyince, bir koç üzerine yürüyerek onu boynuzlarıyla toslaya toslaya didik didik edip parçaladı.[65]
Ebû Süfyan’ın Seslenişi

Müşrik ordusu, harp sahasından yavaş yavaş çekiliyordu. Kumandan Ebû Süfyan, muharebe meydanında bir tur attıktan sonra, kayalıklara çıkmış bulu­nan mücahitlerin yanına geldi ve “Müslümanlar arasında Muhammed var mı?” diye seslendi. Bu sorusunu üç kere tekrarladığı halde Peygamber Efen­di­miz, “Cevap vermeyiniz” buyurdu. Bu sefer Ebû Süfyan, “Aranızda Ebû Be­kir var mı?” diye sordu. Hz. Re­sû­lul­lah yine cevap verilmesine müsaade et­me­di. Ku­reyş reisi bu sefer, “Aranızda Ömer yok mu?” diye sordu. Peygamber Efen­dimiz yine cevap verilmesini istemedi. Bunun üzerine Ebû Süfyan adam­larına dönerek, “Herhalde bunların hepsi öldürülmüş. Sağ olsalardı elbette ce­vap ve­rirlerdi” diye bağırdı.

Son konuşması karşısında Hz. Ömer dayanamadı ve ayağa kalkarak yüksek sesle, “Yalan söylüyorsun, ey Allah’ın düşmanı, vallahi yalan! Söylediklerinin hepsi sağdırlar ve işte buradadırlar” dedi.

Bundan sonra Ebû Süfyan ile Hz. Ömer arasında şu konuşma geçti:

Ebû Süfyan: “Hübel’in şânı yüce olsun!”

Hz. Ömer (Pey­gam­be­ri­mizin emriyle): “En büyük ve en yüce olan, Al­lah’tır!”

“Bizim Uzzâ’mız var, sizin yok!”

“Bizim Mevlâmız Allah’tır. Sizin Mevlânız yok!”

“Bir gün yenildik, bir gün yendik!

“Bir gün üzüldük, bir gün güldük! Hanzala’yı Han­za­la’ya karşı, filanı filana karşı öldürdük!”

“Biz sizinle bir değiliz. Bizim öldürülenlerimiz cennet­te, sizinki­ler ise ce­hennemdedir.”

Bu sefer Ebû Süfyan tekrar asıl maksadına geldi ve Hz. Ömer’e, “Ey Ömer! Allah aşkına doğru söyle! Muhammed’i öldürdük mü?” diye sordu.

Hz. Ömer:

“Hayır... Vallahi, onu öldürmediniz. O şimdi söyledik­le­rinizi dinliyor!” di­ye cevap verdi.

Hz. Ömer’e itimadı olan Ebû Süfyan, Pey­gam­be­ri­mizin hayatta olduğuna inanmıştı artık... Ayrılıp gidecekleri sırada ise şöyle bağırdı:

“Gelecek yıl, sizinle Bedir’de buluşup çarpışmaya söz veriyoruz!”

Hz. Ömer, Allah Resûlüne baktı. Kanaatini beyan etmesini bekledi. Kendi­sin­den, “Olur! İnşallah, orası bizimle sizin buluşma yeri­miz olsun” emri gelin­ce, Hz. Ömer,

“Olur!” diye cevap verdi.[66]
Pey­gam­be­ri­mizin, Şehitler Arasında Dolaşması

Düşman kuvvetler, harp meydanını terk edip Mekke’ye doğru hareket edince, Peygamber Efendimiz mücahitlerle birlikte çıktığı kayalıktan indi.

Cesetleriyle yerde yatan, fakat ruhlarıyla yüksek âlem­ler­de pervaz eden şe­hitler arasında dolaştı.

Gönlü hüzünle doluydu. Kadere teslimiyetin verdiği inşirah olmasaydı manzara seyredilecek gibi değildi. En güzide sahabelerini kaybetmişti. Ku­reyş müşrikleri şehitler hakkında vahşîce muamelelerde bulunmuş­lardı. Çoğunu parça parça ederek tanınmaz hale getirmişlerdi.

On­ların arasında durdu.

İçler parçalayıcı manzarayı bir müddet hü­zünle sey­ret­tikten sonra, “Ben, kıyamet gününde, şu şehitlerin Allah yolunda canlarını feda ettiklerine şahitlik edeceğim” buyurdu.

Daha sonra ashabına dönerek:

“Bunları, kanlarıyla sarıp gömünüz! Allah yolunda çarpışa­rak yara alanlar, kıyamet gününde mah­şere ya­raları ka­nayarak gele­ceklerdir. Kanla­rının rengi kan rengi, ama ko­kuları misk ko­kusu gibi olacak­tır” diye ferman etti.[67]
Pey­gam­be­ri­miz, Hz. Hamza’nın Cesedi Başında

Şehitler arasında Efendimizin amcası kahraman sahabe Hz. Hamza da var­dı.

Karnı yarılmış, ciğeri çıkarılmış, bur­nu ve kulakla­rı kesilmiş, cesedi parça par­ça edilmişti. Zor tanınıyordu.

Onun mübarek cismini gören Resûl-i Kibriya Efendimiz, öylesine üzüldü, öylesine elem duydu ki bir anda gözlerinden yaşlar boşandı.

O âna kadar öylesine mahzun olduğu görülmemişti. “Seyyidü’ş-Şüheda [Şehitlerin Efendisi]” olan bu ce­saret âbidesi sahabenin cesedi başın­da durdu.

Gözyaşları arasında ona şöyle seslendi:

“Ey Hamza! Hiçbir zaman, hiçbir kimse senin gibi böyle bir musibete uğ­ramamış ve uğramayacaktır! Benim için bundan daha büyük bir musibet ola­maz!

“Ey Re­sû­lul­lah’ın amcası Hamza! Ey Allah’ın ve Resûlünün arslanı Hamza! Ey hayırlar işleyen Hamza! Ey Re­sû­lul­lah’a koruyucu olan Hamza! Allah, sana rahmet etsin! Eğer senden sonra yas tutmak gerekseydi, sevinmeyi bırakıp sa­na yas tutardım!”[68]

Uhud Şehitliği

Uhud dağı ve Uhud şehitliği

O esnada, Medine tarafından, tozu dumana kata kata birinin gelmekte ol­duğu görüldü. Yaklaşan, bir kadın idi. Hz. Hamza’­nın anne baba bir kardeşi olan Hz. Safiyye idi bu... Kardeşinin durumunu öğrenmek istiyordu. Önüne ge­lene Hz. Hamza’nın nerede ol­du­ğunu, kendisine nelerin yapıldığını soru­yordu.

Hz. Re­sû­lul­lah, yaklaşmakta olduğunu görünce, oğlu Hz. Zübeyr b. Av­vam’a, “Annene söyle; geri dönsün, kardeşinin cesedini görmesin” diye em­ret­ti.

Hz. Zübeyr, annesini karşıladı. “Anneciğim! Re­sû­lul­lah, ‘Geri dönsün’ diye emretti!” dedi.

Hz. Safiyye, “Eğer ona yapılanı görmemek için dönecek­sem, ben zaten kar­de­şimin cesedinin kesilip biçildiğini öğrenmişim. O, bu musibete Allah yo­lun­da uğramıştır. Biz, Allah yolunda bundan daha beterine de râzıyız. Seva­bını Al­lah’tan bekleyeceğiz. İnşallah sab­redip katlanacağız”[69]diye kahramanca ce­vap verdi.

Hz. Zübeyr, gelip durumu haber verince, Efendimiz, Hz. Safiy­ye’­nin, kar­deşi Hz. Hamza’yı görmesine müsaade buyurdu.

Hz. Safiyye, Şehitlerin Efendisi olan kardeşinin yanına vardı, başucunda oturdu, sessizce ağlamaya başladı. Yanında duran Resûl-i Ekrem Efendimiz de bu manzara karşısında gözyaşlarını tutamadı. Bu hazin ve ibretli manzaraya Hz. Fâtıma da gelip gözyaşlarıyla katılınca, ortalığı bir başka duygulu, içli ve acıklı hava kapladı. Allah’ın kaderine gönülden tereddütsüz teslim olmuş Hz. Safiyye, musibete karşı sabrın ifadesi olan “İnnâ lillah ve innâ iley­hi râciûn” ayet-i kerimesini okudu, aziz kardeşine de Allah’tan rahmet ve mağrifet dile­ğinde bulundu.[70]

O esnada Hz. Cebrail geldi; Peygamber Efendimize, Hz. Hamza’nın gök­lerde, “Allah’ın ve Re­sû­lul­lah’ın Arslanı” diye yazılmış olduğunu haber verdi. Resûl-i Ekrem, bu müjdeyi Hz. Safiyye’ye iletti.[71]
Abdullah b. Cahş’ın Başına Gelenler

Muharebenin şiddetli gününde Abdullah b. Cahş ile Sa’d b. Ebî Vakkas Haz­retleri, bir kenara çekilip Cenab-ı Hakk’a dua etmişlerdi. Sa’d, “Yâ Rabbi! Bir büyük düşmana rastgelip cenk ederek ona galip ve muzaffer olayım!” diye dua etmişti. Abdullah b. Cahş (r.a.) ise, onun duasına “Âmin” dedikten sonra, “Ben de bir büyük düşmanla karşılaşayım, onunla çarpışayım ve sonunda şe­hit olayım. Bur­num ve kulaklarım kesilsin. Yarın mahşer gününde Cenab-ı Hak bana, ‘Burnun ve kulakların nerede kesildi?’ diye sorunca, ‘Yâ Rabbi! Se­nin ve Resûlünün yolunda kesildi’ diye cevap vereyim” şeklinde dua etmişti.

Şehitler arasında Abdullah b. Cahş da vardı ve aynen, dua ettiği gibi burnu ve kulakları kesilmişti. Bunu gören Sa’d b. Ebî Vakkas hayretini gizleyemedi.
Pey­gam­be­ri­miz, Mus’ab b. Umeyr’in Cesedi Başında

Şehitler arasında İslam ordusunun sancaktarı Hz. Mus’­ab b. Umeyr de var­dı. Resûl-i Ekrem Efendimiz, onun yanına vardı, “Mü’­minlerden öyle yi­ğitler vardır ki onlar Allah’a verdikleri sözde sadâkat gösterdiler. Onlardan bazıları şehit oluncaya kadar çarpışacağına dair yaptığı adağını yerine getirdi. Kimisi de şehit olmayı bekliyor. Onlar verdikleri sözü asla değiştirmediler” meâlin­de­ki ayet-i kerimeyi okudu.[72]

Hz. Mus’ab’a kefen olacak bir şey bulamamışlardı. Üzerinde kaf­tanı vardı. Sahabeler, bu kaftanını baş tarafına örttüklerinde ayak tarafı açılıyor, ayak ta­rafına çektiklerinde ise baş tarafı açılıyor­du. Resûl-i Kibriya Efendimiz, bu du­rumu görünce, “Baş tarafını kaftanı, ayaklarını ise ızhır otu (bir çeşit kokulu ot) ile örtünüz” diye emretti.

Allah yolunda, Re­sû­lul­lah ve İslam uğrunda her fedakârlığı göstermek, her meşakkati göze almak ve sonunda şehit olmak, şehit olduktan sonra ise örtüle­cek kefenden bile mahrum kalıp ottan kefene sarılmak! İbret ve şeref dolu bir sahne!

Bütün bunlardan sonra Resûl-i Ekrem Efendimiz, şehitlerin namazlarını kıl­dı. O zaman, Uhud şehitlerinin namazlarının kılın­ma­dığı, defnedildikten se­kiz sene sonra kılındığı da rivayet edilmiş­tir.[73]

Daha sonra Peygamber Efendimiz, üzerlerindeki silah ve zırhları çıkarıl­dık­tan sonra şehitlerin kanları ve kanlı elbiseleri ile gömülmelerini emretti. Sa­ha­be­ler, “Yâ Re­sû­lal­lah, önce hangilerini def­nedelim?” diye sordular. Resûl-i Ek­rem, “En çok Kur’an bileni ön­ce defnediniz” buyurdu.[74]
Hz. Ali’nin Keşfe Gönderilmesi

Resûl-i Ekrem, müşriklerin Medine üzerine yürüyüp, kadınlarla çocukları yok etmelerinden endişe duyuyordu. Bunun için düşmanın gerçekten Mekke’ye gidip gitmediğini öğrenmek istiyordu. Hz. Ali’yi huzuruna çağırdı ve “Git, müşrikleri takip et! Gör bakalım, ne yapıyorlar, ne yapmak istiyorlar? Eğer onlar develerine biniyor, atlarını ise yedeklerine alıyorlarsa, Mekke’ye dön­mek istiyorlar de­mekti; şayet, atlara biniyor, develeri sürüyorlarsa, niyet­le­ri Medine’ye yürümektir” diyerek kendisini keşfe me­mur kıldı.

Müşrikleri takibe çıkan Hz. Ali, develere bindiklerini, atlarını ise yedekte gö­türdüklerini gördü. Gelip durumu Resûl-i Ekrem’e haber verdi.
Pey­gam­be­ri­mizin Harp Sonrası Duası

Şehit sahabeler defnedildikten sonra, Resûl-i Ekrem Efendimiz, mücahit­lerle birlikte Medine’ye dönmek üzere harekete geçti. Harre mevkiine geldi­ğinde, ordusunu durdurarak Rabb-i Rahîm’ine şu içli niyazı yaptı:

“Allahım! Hamd ve senâ ancak sanadır.

“Allahım! Senin açıp yaydığını dürecek, senin dürdüğünü de açıp yayacak, hiçbir kuvvet yoktur. Senin dalâlette bıraktığını hidayete erdirecek yok, senin hidayete erdirdiğini de saptıracak yoktur. Senin vermediğini kimse veremez ve senin verdiğini de kimse engelleyemez.

“Allahım! Rahmet ve bereketini, fazl ve keremini bize aç, yay üzerimize!

“Allahım! Ben, yoksul olduğum günde senden nimet, korkulu olan günde de emniyet dilerim!

“...

“Allahım! İmanı sevdir bize! Kalplerimizi imanla süsle! Küfür, isyan ve tuğ­yandan nefret ettir bizi! Din ve dünyamıza zararlı olan şeyleri bilenlerden, doğ­ru yola erenlerden eyle bizi!

“Allahım! Bizleri, Müslüman olarak yaşat, Müslüman olarak öldür! Bizi, sâlihler ve iyiler zümresine kat; ki onlar, ne şeref ve haysiyetlerini kaybedenler ve ne de dinlerinden dönenlerdir.

“Allahım! Senin Peygamberini yalanlayan, senin yolun­dan yüz çeviren, Pey­gamberinle savaşan kâfirlerin cezalarını ver, onlara hak ve gerçek olan aza­bı indir!”[75]

Fahr-i Kâinat’ın bu içli, hazin ve düşündürücü duasına mücahit­ler de “âmin”lerle katılıyorlardı.

Cenab-ı Hak, Sevgili Resûlünün bu duasını kabul buyuracak, İslam dininin düşmanlarını kısa zamanda mahv-ü perişan edecektir!
Medine’ye Dönüş ve Karşılanış

Ensar kadınları Medine sokaklarına dökülmüşlerdi; gelen orduyu seyredi­yorlar, Hz. Re­sû­lul­lah’ın sağ salim gelip gelmediğini öğrenmek ve görmek is­tiyorlardı. İslam ordusu 7 Şevvâl Cumartesi günü akşamüzeri Medine’ye giri­yordu. Kadınlar, şehit olan erkekleri için ağlıyorlardı. Bunu duyan Resûl-i Ek­rem’in de gözlerinden yaşlar aktı.
Sadâkatin Böylesi

Atı üzerinde bulunan Peygamber Efendimize bir kadın yaklaştı. Bu kadın, Efendimizin atının dizginini elinde tutan Sa’d b. Muaz’ın annesi Ubeyd kızı Keb­şe idi. Uhud’da oğlu Amr b. Muaz’ı şehit vermişti. İçi acıyla buruk bu­ruktu. Resûl-i Ekrem’e iyice yaklaştı, onun nurani simasına başını kaldırıp bak­tı ve “Babam anam sana feda olsun yâ Re­sû­lal­lah! Seni sağ sâlim gördüm. Sen sağ sâlim olunca hangi felâkete uğrarsam uğrayayım bana hiç gelir!” diye ko­nuş­tu.

Bu cümleler, gerçek imanın ve Resûl-i Ekrem Efendimize sonsuz sadâkatin ifadesiydi. Şehit düşen oğlunu sormuyor, Hz. Re­sû­lul­lah’ın sağ salim dönme­sinden dolayı hadsiz sevinç duyuyordu.

Resûl-i Ekrem de, bu kahraman İslam kadınına şehit olan oğlundan dola­yı taziye diledi ve “Ey Sa’d’ın annesi (Sa’d b. Muaz)! Sana ve onun ev halkı­na müjdeler olsun ki onlardan şehit düşenlerin hepsi cennette toplandılar ve bir­birlerine arkadaş oldular. Onlar, ev halklarına da şefaat edeceklerdir” bu­yur­du; sonra da, Keb­şe Hâtun’un arzusu üzerine, ev halkına şu duada bu­lundu:

“Allahım! Onların kalplerinde bulunan üzüntüleri yok et; geri kalanlarını da, geride kalmışların en hayırlısı kıl!”

Kalbi, nübüvvet iksiriyle temas halinde olan sahabenin, Allah ve Resûlü için göze alamayacağı fedakârlık, zahmet ve meşakkat yoktu. Öz evladını da kay­bet­se, bu yolda yine sabırlı, yine mütehammil olurdu. Zira, İslam davasının an­cak fedakârlıklar, feragat ve meşakkatlerle yücelebileceğini gayet iyi bili­yordu. İslam uğrunda, Re­sû­lul­lah uğrunda gösterilecek fedakârlıkların, Allah katında en makbul fedakârlık olduğunun derin şuurunda idiler. Onun içindir ki Kâina­tın Efendisi, onlar hakkında şöyle buyurmuştur:

“Cenab-ı Hak, ashabımı —nebi ve resûller hâriç— bü­tün âlemin üze­rine üs­tün ve seçkin kıldı!”[76]
Pey­gam­be­ri­miz Hâne-i Saadetinde

Uhud’dan dönen sahabeler, mağlubiyetin kalplerinde meydana getirdiği acı ve buruk bir hava içinde evlerine dağılırken, Peygamber Efendimiz de hâne-i saa­detine gitti. Kızı Hz. Fâtı­ma’ya kılıcı Zülfikâr’ı uzatarak, “Yavrucuğum, al bu­nun kınını yıka. Vallahi, o, bu­gün yapacağı vazifeyi bîhakkın yaptı!” bu­yur­du.[77]

Kâinatın Efendisi, ümitli idi. Tattığı bu acı mağlubiyetten dolayı asla me’yus değildi. Hak ve hakikatin er geç şerre ve bâtıla galip geleceğini çok iyi biliyordu. Kızı Hz. Fâtıma’ya söylediği, “Allah, fethi bize nasip edinceye ka­dar, müşrikler bizi bir daha böyle bir musibete uğratamayacaklardır”[78]sözü bu gerçeği aksettiriyordu.

Medine’ye gelen Pey­gam­be­ri­miz, hâlâ müşrik tehlikesinden emin değildi. Yarı yoldan dönüp şehre ani baskın yapma tehlikesi her an muhtemeldi. Bu se­beple bütün gece Müslümanlar, hâne-i saadetin kapısında nöbet tuttular.
Pey­gam­be­ri­mizin Bir Yetimi Evlat Edinmesi!

Uhud mağlubiyeti neticesinde birçok Müslüman kadın dul kalmış, birçok anne ciğerpârelerini kaybetmiş ve birçok çocuk da yetim kalmıştı. Hepsi de, acılarını dindirmek, üzüntülerini giderip ruh­larını teselliye kavuşturmak için Pey­gamber Efendimize koşuyorlardı. O da, onların dertlerine derman olmaya çalışıyordu.

Büceyr isminde melek yüzlü bir çocuk da, yarasının sarılması için Efendi­mize koşanlar arasındaydı. Uhud’da babası Ak­rabe şehit olmuştu. Hz. Re­sû­lul­lah’ın huzuruna babasız kalmanın verdiği ızdıraptan ağlayarak girmiş, onun şefkat ve merhamet duygularını coşturmuştu.

Resûl-i Ekrem, Büceyr’in derdine derman oldu. “Ey sevimli çocuk! Ne diye ağlayıp duruyorsun? Sus, ağlama! Baban ben, annen de Âişe olursa râzı olmaz mısın?” dedi.

Bu teklif karşısında henüz şefkate muhtaç yaşta bulunan Büceyr’in gözleri­nin içi güldü. Üzüntüsünü, kederini unuttu ve babasız kalmanın verdiği ezik­lik duygusundan kurtularak, “Babam anam sana feda olsun yâ Re­sû­lal­lah! Râ­zı olurum el­bet!”[79]diyerek sevincini izhar etti.

Resûl-i Ekrem, şefkatli elleriyle sevimli çocuğun başını okşadı ve “Adın ne?” diye sordu.

Çocuk, “Büceyr...” dedi.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, “Hayır! Sen, Beşir’­sin!” buyurarak ismini değiştirdi.

Pey­gam­be­ri­mizin kendisine verdiği yeni ismiyle Beşir, sonradan şöyle diye­cektir:

“Başımda Re­sû­lul­lah’ın elinin değdiği yerlerdeki saçlarım siyah kaldı, diğer taraftaki saçlarım ağardı. Dilimde pelteklik vardı; peltek­liğim de o andan itiba­ren geçti gitti!”[80]
HAMRAÜ’L-ESED SEFERİ

Uhud’dan Medine’ye dönen Peygamber Efendimizin gönlü bir türlü rahat değildi. Ku­reyş müşriklerinin geri dö­nüp Medine’ye saldırmaları ihtimalini göz önünde bulunduruyordu.

Ayrıca Uhud mağlubiyetinin Müslümanlar aleyhinde gerek içte ve gerekse dışta meydana getirdiği bir menfi hava vardı. Bu havanın da bir an evvel ber­taraf edilmesi gerekiyordu. Müslümanların es­ki güç ve cesaretlerini koruduk­ları, etrafa gösterilmeliydi.

Peygamber Efendimiz, Uhud’dan Medine’ye Cumartesi günü dönmüş idi. Pazar günü sabah namazını kıldırdıktan sonra Hz. Bilâl’i huzuruna çağırdı ve “Re­sû­lul­lah, düşmanınızı takip etmenizi size emrediyor! Dün, Uhud’da bi­zim­le birlikte çarpışmada bulunmayanlar gelmeyeceklerdir. Sadece, Uhud’a katı­lanlar geleceklerdir!” diye seslenmesini kendisine emretti.[81]

Sahabelerin çoğu Uhud’dan yaralı dönmüşlerdi. Buna rağmen Re­sû­lul­lah’ın İ’lâ-yı Kelimetullah uğrunda çarpışmak için yaptığı davete icabet etmede asla tereddüt göstermediler.
Yaralı İki Kardeşte Cihat Aşkı

Abdü’l-Eşheloğullarından iki kardeş olan Abdullah ile Râfi’ b. Sehl, ağır ya­ralı idiler. Nebiyy-i Ekrem Efendimizin bu davetini duyunca bir anda yaraları­nın ağrı sızısını sanki unutuverdiler ve “Ne yapıp da bu davete katılabiliriz?” diye düşünmeye başladılar. “Binecek bir bineğimiz bile yok! Yoksa Re­sû­lul­lah’la gazâya çıkma fırsatını kaçıracak mıyız?” diyorlardı.

Abdullah, Rafi’e, “Haydi, gidelim” deyince, Rafi, “Vallahi, benim yürümeğe takatim yok!” diye cevap verdi.

Abdullah diretti:

“Haydi, gel! Olmazsa, bir hayvan kiralarız!”

Sonunda yola çıktılar. Rafi takatten kesilince, Abdullah onu sırtlıyordu. Böylece mücahitlere katıldılar.[82]

Ağır yaralılardan biri de, Üseyd b. Hudayr adındaki sahabeydi. Yedi ağır yarası vardı. Onların tedavisiyle meşgul olmak istiyordu. Fakat Resûl-i Ek­rem’in emrini duyunca, yaralarının tedavisini bir tarafa bırakarak mücahit­lere katıldı.
Medine’den Ayrılış

Resûl-i Ekrem Efendimiz de bizzat yaralı idi. Yüzünde iki halka yarası var­dı; alnı yarılmıştı; azı dişi kırılmış, dudağı yarılmıştı; sağ omuzu yaralan­mıştı. Bu haliyle sefere çıkıyordu. Mescide girip iki rekât namaz kıldı. Sonra da zırhlı gömleğini giydi ve miğferini başına geçirdi. Gözlerinden başka yeri gö­rün­mü­yordu. Bu haliyle ordusunun başına geçti. Sancağı Hz. Ali’ye verdi, ye­rine de Abdullah b. Ümmî Mektum’u vekil bırakarak Medine’den ayrıldı.
Keşif Kolu

Peygamber Efendimiz önden üç kişilik bir keşif kolu gönderdi. Biri yorulup yolda kaldı. Ku­reyşliler, diğer iki gözcüyü fark ettiler ve fırsat kollayarak on­ları yakalayıp şehit ettiler.

Resûl-i Ekrem, Hamraü’l-Esed mevkiine vardı, karargâ­hını orada kurdu. Şe­hit edilen gözcülerden ikisini de ora­da bir kabre defnetti. Sonra geceleyin yak­mak üzere mücahitlere odun toplamalarını emir buyurdu. Gece olunca bü­tün ateşler yakıldı. Yakılan beş yüze yakın ateş, etrafa bir korku ve dehşet sal­dı. Müşrik ordusu ortalıkta görünmüyordu. Sadece uyuyup kalan biri ya­ka­landı. Bu adam, Bedir’de Müslümanların eline düşen, fakat bundan sonra Pey­gam­be­ri­mize ve Müslümanlara şiirleriyle eziyet ve hakaret etmeyeceğine dair söz verince fidyesiz salıverilen şâir Ebû Azze idi. Verdiği sözünde durma­mış ve tekrar Uhud’a gelerek müşrikleri şiirleriyle Müslümanların aleyhinde tahrik edip durmuştu.

Ebû Azme, yine Peygamber Efendimizden, serbest bırakılması için dilekte bulundu. Ancak bu sefer aldığı cevap sert ve kesin oldu: “Mü’min, bir yılanın de­li­ğinden iki kere sokulmaz. Vallahi, bundan sonra seni serbest bırakarak Mek­ke’de ellerini yanaklarına sürüp ‘İki kere Muhammed’i aldattım, onunla gö­nül eğlendirdim!’ dedirtmem!” Emir üzerine, boynu vuruldu.[83]
Huzaalı Mabed’in Pey­gam­be­ri­mizle Konuşması

Resûl-i Ekrem Efendimiz henüz Hamraü’l-Esed mevkiinden ayrılmış de­ğildi. Bu sırada Tihame bölgesinde oturan Hu­zaalılardan Ma’bed b. Ebî Ma’bed huzuruna geldi. Huzaalıların Müslümanları ka­dar müşrik olanları da Peygam­ber Efendimize son derece bağlı idiler; olup bitenlerden hiçbir şeyi on­dan giz­le­mezlerdi.

Mabed, henüz Müslümanlığı kabul etmemişti, ama Resûl-i Ekrem Efendi­mize sâdık biri idi.

“Yâ Muhammed! Uhud musibeti bizim de gücümüze gitti. Allah’ın onlara karşı sana sıhhat ve âfiyet vermesini dileriz!” diyerek Peygamber Efendimize bir nevi teselli vermeye çalıştı.

Mabed, Peygamber Efendimizle bu konuşmasından sonra yoluna devam et­ti. Revha denilen mevkide müşriklerin toplantı halinde olduklarını gördü. On­lar, Müslümanların üzerine yürümek maksadıyla bu toplantıyı tertiplemiş­lerdi. Şöyle diyor­lardı:

“Muhammed’in sahabelerini, en şerefli ve en cesur adamlarını öldürdük, fa­kat onların köklerini tamamıyla kazımadık. Bu durumda Mekke’ye nasıl gi­de­ce­ğiz? Onlardan geri kalanlarının da üzerine yürüyüp işlerini bitirmeliyiz!”

Görüldüğü gibi, gelişmeler, Peygamber Efendimizin kanaatini doğrulu­yordu. Müşrikler dönüp Medine üzerine yürümeyi düşünüyorlardı.
Mabed’le Ebû Süfyan Arasında Geçen Konuşma

Ku­reyş’in reisi Ebû Süfyan, Mabed’le karşılaşınca, “Ey Mabed! Geldiğin yerden ne haber?” diye sordu.

Mabed, “Muhammed ve sahabeleri, şimdiye kadar bir benzeri daha görül­memiş sayıda askerle takibinize çıktılar!” diye cevap verdi.

Ebû Süfyan hayretle, “Eyvah! Neler söylüyorsun sen?” dedi.

Mabed gayet sâkin bir eda ile “Vallahi, sen buradan ayrılmadan, atların alınlarını görürsün” diye konuştu. Ebû Süfyan, hiddetli hiddetli, “Vallahi, biz de onlara saldırmak için bir araya gelmişiz. Geri kalanlarının da köklerini ka­zıyacağız!” dedi.

Mabed, Ebû Süfyan’ın hiddetine aldırmadan, “Ben” dedi. “Sana, böyle teh­likeli bir işe girişmemeni tavsiye ederim! Vallahi, ben o kalabalığı görünce, haklarında bazı beyitler söylemekten kendimi alamadım.”

Ebû Süfyan’ın hiddeti meraka döndü. “Neler söyledin bakayım!” dedi. Ma­bed şiirine başladı:

“Çokluklarından ve dehşetli gürültülerinden, az kalsın hayvanım korku­sundan yere düşecekti!

“Sanki, yeryüzünde insan ve at seli akıyordu. Yanlarında mızrak ve kal­kan­ları bulunmayan, silahsız, bodur ve şanlı arslanlar koşuşuyorlardı sanki!

“Ağırlıklarından yeryüzü çökecek sandım!

“Acele yanlarından uzaklaştım.

“Onlar, yalnız olmayan ve yardımsız kalmayan reisleriyle yükselmişler!

“Onlar, sizinle karşılaşınca, Betha vadisi, sâkinleriyle beraber sallanacak!

“‘Yazık oldu!’ dedim, ‘Ebû Süfyan b. Harb’a!’

“Ben, güneşin altında kavrulan Mekkeliler ve onlardan her düşünen kimse için, neticenin dehşetli olacağını haber veren ikazcıyım!

“Anlatmaya çalıştığım ordu Ahmed’in ordusudur ki o ordu bayağı insan­lardan teşekkül etmemiştir!

“Tavsiflerim ve ikazlarım da boş lâflardan ibaret değildir.”[84]

Mabed’in şiirini beğenip öven Ebû Süfyan’la arkadaşlarının kalplerine kor­ku düştü. Müslümanlar üzerine yürüme kararından vazgeçip Mekke’nin yolu­nu tuttular. Müslümanlar lehine büyük bir hizmet ifa etmiş olan Mabed ise, kabilesinden biriyle durumu Peygamber Efendimize bildirdi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hamraü’l-Esed’de üç gece kal­dı; düş­mandan her­hangi bir hareket görmeyince Medine’ye döndü.

Bu sefer, mevkiin adına nisbetle Hamraü’l-Esed Seferi olarak da anılır. Bu sefer münâsebetiyle inen ayet-i kerimelerin birkaçında meâlen şöyle buyrul­du:

“Yaralandıktan sonra yine Allah’ın ve Resûlünün davetine icabet edenler ve hele onlardan iyilik edip fenalıktan sakınanlar için çok büyük mükâfat vardır.

“Onlar öyle kimselerdir ki halk, kendilerine ‘Düşmanlarınız, size karşı ordu hazırladılar; o halde onlardan korkun’ dedi de, bu söz onların imanlarını ar­tırdı ve üstelik ‘Allah bize kâfidir ve O ne gü­zel vekildir!’ dediler.”[85]
UHUD MAĞLUBİYETİNİN BAZI HİKMETLERİ

Uhud Muharebesi’nde Müslümanların mağlup duruma düşmeleri, bir kıs­mı­nın yaralanması, diğer bir kısmının şehit olmasının birtakım hikmetleri var­dı:

1) Allah ve Resûlünün emirlerine en ufak bir muhalefetin Müslümanları büyük bir felâketle karşı karşıya getirebileceği, bu musibetle gayet açık bir su­rette anlaşılmıştır. Zira, Peygamber Efendimiz, Ayneyn tepesine yerleştirdiği ok­çulara, yerlerinden ayrılmamaları için şiddetli emir verip tembihlediği hal­de, onlar, “Müslümanlar galip geldiler” düşüncesiyle yerlerini terk ederek bu emre muhalefet ettiler. Yerlerini terk etmeleri neticesinde ise, Müslümanla­rın elde ettikleri parlak muzaf­feriyet bir anda acı bir mağlubiyete döndü.

2) Peygamberlerin de dünya mihnet ve meşakkatinden uzak kalmayacakları dersi verilmiştir. Zira, onlar, insanlara her hususta rehber gönderilmişlerdir. Peygamber Efen­dimiz de, bütün insanlığa mutlak rehber ve imam olarak gön­derilmiştir; ta ki insanlar, gerek şahsî ve gerekse içtimaî hayatlarını alâkadar eden düsturları ondan öğrensin. Eğer İlâhî yardıma mazhar olup, her halinde harikulâdelere ve mucizelere istinad etseydi, o vakit mutlak imam ve insanlı­ğın en büyük rehberi olamazdı.

Bu hikmete binaendir ki Peygamber Efendimiz, yalnız davasını tasdik et­tirmek için ara sıra ihtiyaç duyulduğunda, münkirlerin inkârlarını kırmak için mucize göstermiştir; sâir zamanlarda o da diğer insanlar gibi Cenab-ı Hak­k’­ın kâinata koyduğu adetullah kanunları çerçevesinde hareket ederdi. Düşmana karşı zırh giyerdi, “sipere girmeyi” emrederdi. Uhud’­da olduğu gibi de yara alır, zahmet çekerdi. Ayrıca şayet Pey­gamber Efendimiz, her zaman İlâhî yar­dıma mazhar olup mucize­ler göstermiş olsaydı, o zaman aklı bir nevi imana icbar etmiş duruma girerdi. Bu ise, dünyadaki imtihanın sırrına aykırı olurdu. O zaman, ister istemez Ebû Cehil de, Ebû Leheb de iman edip Hz. Ebû Bekir es-Sıddık safına geçecekti. Gerçek Müslümanlarla münafıkların birbirlerinden ayırt edilmesi bu durumda mümkün olmazdı.

Bilhassa, muharebeler esnasında, İlâhî yardımların zaman zaman gecikmesi neticesinde, kalben iman etmemiş münafıklar, sözleri ve davranışları ile ken­dilerini açığa vuruyorlardı. Böylece, onları tanıyabilme imkânı da doğ­muş oluyordu.

3) Müşrikler içinde, o zamanda, sahabeler safında bulunan büyük sahabe­le­re istikbâlde mukabil gelecek Hz. Hâlid b. Velid, Amr b. Âs gibi birçok zât var­dı. Denilebilir ki hikmet-i İlâhîyye, istikbâl­de sahabeler safında yer alıp bü­yük hiz­metler görecek olan bu zât­ların şanlı ve şerefli olan istikbâlleri nokta-i naza­rın­da bütün bü­tün izzetlerini kırmamak için, istikbâlde elde edecekleri ha­se­natlarına bir peşin mükâfat olsun diye, bu galibiyeti onlara vermiş.

“Demek, mâzideki sahabeler, müstakbeldeki sahabelere karşı mağlup ol­muşlar; ta o müstakbel sahabeler, berk-i süyûf [kılıç] kor­ku­suy­la değil, belki barika-i hakikat şevkiyle İslamiyete girsin ve o şehamet-i fıtrîyeleri çok zillet çekmesin!”[86]

__________________________________________________

[1] İbn Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 37.
[2] İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 64; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 37.
[3] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 64; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 37
[4] Benî Mustalık’la Benî Hevnb. Huzeyme, Mekke’nin alt tarafındaki Hubşa dağı eteklerinde topla­nıp düşmanlarına karşı, sonuna kadar birlikte hareket edecekleri hakkında Mekkeli müşrik­lerle anlaşmış oldukları için, toplantı yerlerine nisbetle bu kabîlelere “Ahabiş” adı verilmiştir.
[5] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 37; Taberî, Tarih, c. 3, s. 12.
[6] İbn Sa’d, a.g.e., c. 4. s. 31.
[7] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 66-67; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 37-38.
[8] Buharî, Sahih, c. 3, s. 27; İbn Kesir, Sîre, c. 3, s. 22.
[9] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 45; İbn Kesir, Sîre, c. 3, s. 24.
[10] İbn Kayyim, Zâdü’l-Meâd, c. 1. s. 353.
[11] İbn Kesir, Sîre, c. 3, s. 24.
[12] Belâzurî, Ensab, c. 1, s. 315.
[13] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 68; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 38.
[14] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 39.
[15] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 63; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 39.
[16] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 63; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 39.
[17] İbn Esir, Üsdü’l-Gabe, c. 2, s. 349; İbn Hacer, el-İsabe, c. 2, s. 206; Beyhakî, Sünen, c. 9, s. 24.
[18] İbn Abdi’l-Berr, el-İstiab, c. 3, s. 1168.
[19] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 48; Halebî, İnsanü’l-Uyûn, c. 2, s. 232.
[20] Taberî, Tarih, c. 3, s. 12-13.
[21] Vakidî, Megazi, s. 169-170.
[22] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 39.
[23] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 68; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 39.
[24] Âl-i İmrân, 122.
[25] Âl-i İmrân, 166-167.
[26] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 164-165.
[27] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 165.
[28] İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 502-503.
[29] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 165.
[30] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 69; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 39.
[31] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 70.
[32] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 70; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 40.
[33] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 40.
[34] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 70-71; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2. s. 40.
[35] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 41.
[36] Taberî, Tarih, c. 3, s. 17.
[37] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 71.
[38] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 73; Taberî, Tarih, c. 3, s. 15.
[39] İbn Kesir, Sîre, c. 3, s. 87; İbn Esir, Üsdü’l-Gabe, c. 3, s. 232.
[40] İbn Hişam, a.g.e., c. s. 84; İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 410.
[41] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 85; İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 410.
[42] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 85.
[43] Âl-i İmrân, 128-129.
[44] Taberî, Tarih, c. 3, s. 17.
[45] İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 141; Buharî, Sahih, c. 3, s. 22-23, İbn Esir, Üsdü’l-Gabe, c. 2, s. 290.
[46] İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 217.
[47] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 85; Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 644.
[48] Vakidî, Megazi, s. 199.
[49] İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 218.
[50] İbn Hişam, a.g.e., c. 3. s. 76.
[51] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 76.
[52] Halebî, İnsanü’l-Uyûn, c. 2, s. 275.
[53] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 42.
[54] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 77.
[55] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 46.
[56] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 88.
[57] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 84-86; İbn Sa’d, a.g.e., c. 8, s. 413-415.
[58] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 171-172; Taberî, Tarih, c. 3. s. 26.
[59] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 172; Taberî, a.g.e., c. 3, s. 26.
[60] Taberî, a.g.e., c. 3, s. 26.
[61] İbn Seyyid, Uyûnü’l-Eser, c. 2, s. 24.
[62] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 89.
[63] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 89.
[64] İbn Sa’d, a.g.e., c. 4, s. 125.
[65] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 89; Belâzurî, Ensab, c. 1, s. 324; İbn Seyyid, a.g.e., c. 2, s. 13.
[66] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 99-100; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 48; Taberî, Tarih, c. 3, s. 24.
[67] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 103-104; İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 13-14.
[68] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 101-102; İbn- Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 13-14; Halebî, İnsanü’l-Uyûn, c. 2, s. 360.
[69] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 103.
[70] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 101-102.
[71] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 103-104; İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s.13-14.
[72] Ahzab, 23.
[73] Buharî, Sahih, c. 2, s. 26.
[74] Ebû Dâvûd, Sünen, c. 2, s. 174; Nesaî, Sünen, c. 4, s. 83.
[75] Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 3, s. 424.
[76] Kadı İyaz, eş-Şifa, c. 2, s. 119.
[77] İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 106.
[78] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 106.
[79] İbn Abdi’l-Berr, el-İstiab, c. 1, s. 176.
[80] İbn Hacer, el-İsabe, c. 1, s. 154.
[81] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 49.
[82] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 107.
[83] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 110-111; İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 43.
[84] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 108-109.
[85] Âl-i İmrân, 172-173.
[86] Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, s. 26.

Konular